YARGITAY GENEL KURULU KARARLARI

İÇTİHAT-1-

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO:2013/2361
KARAR NO:2015/1728
KARAR TARİHİ:,19.06.2015
ÖZET:MADDİ HATANIN VARLIĞI HALİNDE TEMYİZ YOLU KAPALIDA OLSA DOSYA İNCELENEBİLİR.
“Gerçekten, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8/son maddesi uyarınca, iş mahkemelerince verilen kararlara ilişkin Yargıtay ilamına karşı karar düzeltme yolu kapalıdır. Ancak, maddi yanılgıya dayalı kararlar bu kuralın dışındadır. Onama ve bozma kararlarında açıkça maddi hatanın bulunması halinde dosyanın yeniden incelenmesi mümkündür. Zira, yukarıda da ifade edildiği gibi, maddi yanılgıya dayalı olarak verilmiş bulunan onama ve bozma kararları ile hatalı biçimde hak sahibi olmak evrensel hukukun temel ilkelerini ihlal edeceğinden, karşı taraf yararına sonuç doğurması olanaklı değildir.”
Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ordu İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.01.2011 gün ve 2009/283 E., 2011/24 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 18.07.2011 gün ve 2011/3839 E., 2011/6392 K. sayılı ilamı ile düzeltilerek onanmış, davacı vekilinin maddi hata nedeniyle başvurması üzerine Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 22.11.2012 gün ve 2012/16188 E., 2012/20899 K. sayılı ilamı ile;
(…1-Yerel Mahkeme İş mahkemelerinde karar düzeltme yolunun kapalı olması nedeniyle davacının karar düzeltme talebinin reddine karar vermiştir. Davalı işverenler vekili bu kararı temyiz etmiştir. O halde bu yön üzerinde özellikle durulmalıdır. Hukuk Usulu Mahkemeleri Kanunun karar düzeltme yolunu düzenleyen 440-444 maddelerinde aynı yasanın 432. maddesi doğrultusunda bir düzenleme yoktur. Yargıtay’ın onama yada bozma kararı üzerine taraflardan biri karar düzeltme yoluna başvurursa yerel mahkemenin karar düzeltme yolunun- şartlarının bulunmadığını değerlendirme ve denetleme yetkisi yoktur. Hal böyle olunca Yerel Mahkemenin yasal olarak yetkili bulunmadığı bir konuda hüküm tesis ettiği anlaşıldığından karar düzeltme isteminin reddine ilişkin 12.04.2012 günlü kararının kaldırılmasına,
2-Davacı Z.. T.. ile davalılar Ş…ve Y….Elektrik Dağıtım AŞ arasında görülen, iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemli davada yapılan yargılama sonunda Ordu İş Mahkemesince verilen 19.01.2011 gün 2009/283E, 2011/24K sayılı hükmün davacı ve davalılar vekillerince temyiz edilmesi üzerine, Dairemizce 18.07.2011 gün ve 2011/3839E, 2011/6392K sayılı kararla “Davanın teselsül hükümlerine göre açıldığı ve hüküm altına alınacak tazminatlara olay tarihinden itibaren faiz istendiği halde, “hükmedilen maddi ve manevi tazminatın davalılardan kusur oranlarına göre tahsiline karar verilmesi ve ayrıca maddi tazminata dava ve ek dava tarihinden itibaren faiz yürütülmüş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedeni olduğu ancak bu yanlışlığın yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden bahisle hüküm fıkrası “43.595.00-TL maddi, 1000.00-TL manevi tazminatın 9.7.2000 tarihinden itibaren yürütülecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline” şeklinde düzeltilmesi suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmiş ve bu karar üzerine Davacı vekili, Dairemizin düzelterek onama kararının maddi yanılgıya dayalı olduğundan bahisle düzeltilmesini talep etmiştir.
İş Mahkemeleri Kanununun 8/3. maddesi gereğince İş Mahkemelerinden verilen kararlara ve buna bağlı Yargıtay ilamına karşı karar düzeltme yolu kapalıdır. Ancak; Yargıtay onama ya da bozma kararlarında açıkça maddi hatanın bulunduğu hallerde, dosyanın yeniden incelenmesi mümkündür. Zira maddi yanılgıya dayalı olarak verilmiş onama ya da bozma kararları ile hatalı biçimde hak sahibi olmak, evrensel hukukun temel ilkelerine ters düştüğünden karşı taraf yararına sonuç doğurmamalıdır. Dairemizin giderek Yargıtay’ın yerleşmiş görüşleri de bu doğrultudadır.Maddi yanılgı kavramından amaç; Hukuksal değerlendirme ve denetim dışında, tamamen maddi olgulara yönelik, ilk bakışta yanılgı olduğu açık ve belirgin olup, her nasılsa, inceleme sırasında gözden kaçmış ve bu tür bir yanlışlığın sürdürülmesinin Kamu düzeni ve vicdanı yönünden savunulmasının mümkün bulunmadığı, yargılamanın sonucunu büyük ölçüde etkileyen ve çoğu kez tersine çeviren ve düzeltilmesinin zorunlu olduğu açık yanılgılardır.
Uygulamada zaman zaman görüldüğü gibi, Yargıtay denetimi sırasında, uyuşmazlık konusuna ilişkin maddi olgularda, davanın taraflarında, uyuşmazlık sürecinde, uyuşmazlığa esas başlangıç ve bitim tarihlerinde, zarar hesaplarına ait rakam ve olgularda ve bunlara benzer durumlarda; yanlış algılanma sonucu, açık ve belirgin yanlışlıklar yapılması mümkündür. Bu tür açık hatalarda ısrar edilmesi ve maddi gerçeğin göz ardı yapılması, yargıya duyulan güven ve saygınlığı sarsacağı gibi, Adalete olan inancı ortadan kaldırır ve yok eder.Bu nedenledir ki; Yargıtay; bu güne değin maddi yanılgının belirlendiği durumlarda soruna müdahale etmiş baştan yapılmış açık maddi yanlışlığın düzeltmesini kabul etmiştir. Kaldı ki kimi açık maddi yanılgıya dayalı ve yanlışlığı son derece belirgin haksız ve adaletsiz sonuçların giderilmesi kamu düzeni açısından zorunludur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2002/10-895E ve 2002/838K, 2003/21-425E ve 2003/441K sayılı kararları da bu doğrultudadır.
Gerçekten temyiz incelemesi sonunda yerel mahkeme kararı, “hükmedilen maddi ve manevi tazminatın davalılardan kusur oranlarına göre tahsiline karar verilmesi ve ayrıca maddi tazminata dava ve ek dava tarihinden itibaren faiz yürütülmüş olması usulsüz olduğundan bahisle bozulmuş ancak bu yanlışlığın yeniden yargılama yapılmasını gerektirmemesi nedeniyle hükmün anılan yanlışların düzeltilmesi suretiyle onanmasına karar verilmiştir. Ne var ki hükmüne uyulan Dairemizin 18.07.2011 gün ve 2011/3839E, 2011/6392K sayılı kararında bozma nedenlerinden biri de kusur oranlarının belirlenmesine yönelik olup, kusur oranlarının belirsiz olduğu bir durumda, bozma ilamındaki sair itirazların reddedilmiş bulunması, manevi tazminatın miktarı bakımından kazanılmış hak oluşturmayacağı gibi ret nedeninin orak olduğu durumlarda vekille temsil edilen davalılar yararına tek vekalet ücreti verilmesi tarife hükümleri gereğidir. Hal böyle olunca bu yönlere ilişkin davacının temyiz itirazlarının reddinin maddi yanılgıya dayalı olduğu anlaşılmakla Dairemizce 18.07.2011 gün ve 2011/3839E, 2011/6392K sayılı kararının kaldırılmasına karar verilerek dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:
3-Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve temyiz nedenlerine göre davalıların tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddine,
4-Dava nitelikçe, 09.07.2000 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu % 19,20 oranında sürekli iş göremezliğe uğrayan davacının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece Dairemizin BK’nun 58.maddesine göre TEDAŞ’ın, yapı eserinin muhafazasındaki kusurundan doğan zarardan sorumlu olduğu, dosyadaki kusur raporları arasında çelişki olduğu halde telafi edici kusur raporu alınmamasının isabetsiz olduğu ve hakkaniyet indirimi koşullarının bulunmadığından bahisle bozulmasına, tarafların sair temyiz itirazları reddedilmesine ilişkin 13.04.2009 gün ve 15431-5505 sayılı bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda maddi ve manevi tazminat istemlerinin kısmen kabulü ile kusurları oranında davalılardan tahsiline karar verilmişse de varılan bu sonuç hatalı olmuştur..
Davacının iş kazası sonucu %19,20 oranında sürekli iş göremezliğe uğradığı olayda davacının % 20, davalı Şadi Aslantürk’ün % 50, davalı Yeşilırmak Elektrik Dağıtım AŞ’nin %30 oranında kusurlu olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır.
Gerek mülga B.K’nun 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı T.B.K’nun 56. maddesinde hakimin bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi zarar adı ile ödenmesine karar verebileceği öngörülmüştür. Hakimin olayın özelliklerini göz önünde tutarak manevi zarar adı ile zarar görene verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Bedensel bütünlük eş deyişle vücut bütünlüğü kavramının fizik bütünlük yanında ruhsal bütünlüğü ve sağlığı da kapsadığı tartışmasızdır. Olayın özelliklerinin neler olduğu 22.6.1966, 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklanmıştır. Bunlar her olayda değişebilir. Bu nedenle hakiminin kararında bu özellikleri objektif ölçülere göre göstermesi gerekir.
Manevi tazminatın tutarını belirleme görevi hakimin takdirine bırakılmış ise de hükmedilen tutarın uğranılan manevi zararla orantılı, duyulan üzüntüyü hafifletici olması gerekir.
Hakimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı davacının sürekli iş göremezlik oranı, işçinin yaşı, olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, bunun yanında olayın işverenin sağlığı ve güvenliği önlemlerini yeterince alınmamasından kaynaklandığı da gözetilerek gelişen hukuktaki yaklaşıma da uygun olarak tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevi tazminat takdir edilmesi gerektiği açıkça ortadadır. ( HGK 23.6.2004, 13/291-370)
Bu ilkeler gözetildiğinde davacı yararına hüküm altına alınan 1,000,00-TL manevi tazminatın az olduğu açıkça belli olmaktadır.
5-Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 3/2 maddesine göre “Müteselsil sorumluluk da dahil olmak üzere, birden fazla davalı aleyhine açılan davanın reddinde, ret sebebi ortak olan davalılar vekili lehine tek, ret sebebi ayrı olan davalılar vekili lehine ise her ret sebebi için ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur.” Bu duruma göre maddi ve manevi tazminat istemlerinin reddi nedeniyle davalılar yararına tek vekâlet ücreti verilmek gerekirken, davalılardan her biri yararına ayrı ayrı vekalet ücreti verilmesi isabetsiz olmuştur.Öte yandan davacı hüküm altına alınan tazminatlara olay tarihinden itibaren faiz işletilmesini ve hüküm altına alınacak tazminatların davalılardan müteselsil sorumluluk esaslarına göre tahsilini karar verilmesine istemiştir. Davalıların birlikte kusurlu eylemleri ile zararlandırıcı sigorta olayına neden oldukları ortadadır. iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik nedeniyle açılan davalarda faizin zararın meydana geldiği olay tarihinden itibaren yürütüleceği, haksız eylemle birlikte zarar veren bakımından temerrüt düşüldüğünün kabulünün gerekeceği Dairemizin ve giderek Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamalarındandır. Hal böyle olunca da davacının hüküm altına alınacak tazminatlara olay tarihinden itibaren faiz işletilmesini istediği ve davalıların müteselsil sorumluluğuna dayandığı göz ardı edilerek, davacı yararına hükmedilen maddi ve manevi tazminatın davalılardan kusur oranlarına göre tahsiline karar verilmesi ayrıca hüküm altına alınan maddi tazminata dava ve ek dava tarihinden itibaren faiz yürütülmüş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuksal olgular dikkate alınmadan, yazılı şekilde hüküm kurması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul olunmalı ve hüküm bozulmalıdır…)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, iş kazası nedeniyle uğranılan zararların tazmini istemine ilişkindir.

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, davacının davalı yüklenicinin üstlendiği Mesudiye Üçyol Belediye şebeke yenileme işinde yüksek gerilim elektrik montaj demontaj ustası olarak çalıştığı sırada 09.07.2000 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu % 37 oranında malül kaldığını olayda davacının kusuru bulunmadığını ileri sürerek, maddi ve manevi zararlarının kaza tarihinden itibaren faizi ile tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı Ş.. A.. vekili, davanın zamanaşımına uğradığını, maluliyet ve kusur oranını kabul etmediklerini, dava konusu olay ile ilgili hiçbir şekilde kusurları bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Davalı Tedaş Ordu Elektrik Dağıtım Müessese Müdürlüğü vekili, davanın zamanaşımına uğradığını, davacının talebinin maddi tazminat mı manevi tazminat mı olduğunun açık olmadığını belirterek davanın reddini istemiştir .
Yerel mahkemece iş kazası nedeniyle davacıda oluşan % 37 maluliyet nedeniyle, davacının %20, davalıların %80 oranında kusurlu olduğu kabul edilerek davanın kısmen kabulüne dair verilen karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece davalıların müşterek müteselsil sorumlu oldukları ve faiz başlangıç tarihinin olay tarihi kabul edilmesi gerektiği gerekçesi ile düzeltilerek onanmıştır.
Özel Dairenin düzelterek onama kararı sonrasında davacı vekilince, sehven verilen düzeltilerek onama kararının düzeltilmesi istenmekle, Özel Dairece kararın maddi hataya dayalı olduğunun kabulü ile düzeltilerek onama kararı kaldırılarak, Yerel Mahkeme kararı yukarıda belirtilen nedenlerle bozulmuştur.

Yerel mahkemece, düzeltilerek onamaya dair Özel Daire kararında maddi hata bulunmadığı, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8/son maddesi gereğince iş mahkemelerinden verilen kararların temyizen incelemesi sonucu Yargıtay’ca verilen kararlara karşı karar düzeltme yolunun kapalı olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmektedir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; iş mahkemesince verilen kararın düzeltilerek onanmasına ilişkin özel daire kararına karşı davacı talebinin maddi hatanın düzeltilmesi niteliğinde olup olmadığı varılacak sonuca göre Özel Dairenin düzelterek onama kararını kaldırarak bozma kararı verip veremeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “maddi hata” kavramının irdelenmesinde yarar vardır:
Hemen belirtilmelidir ki, maddi hata (hukuki yanılma), maddi veya hukuki bir olayın olup olmadığında veya koşul veya niteliklerinde yanılmayı ifade eder (Dr. Ejder Yılmaz, Hukuk Sözlüğü, Doruk Yayınları, Birinci Baskı 1976,sayfa:208).
Burada belirtilen maddi yanılgı kavramından amaç; hukuksal değerlendirme ve denetim dışında, tamamen maddi olgulara yönelik, ilk bakışta yanılgı olduğu açık ve belirgin olup, her nasılsa inceleme sırasında gözden kaçmış ve bu tür bir yanlışlığın sürdürülmesinin kamu düzeni ve vicdanı yönünden savunulmasının mümkün bulunmadığı, yargılamanın sonucunu büyük ölçüde etkileyen ve çoğu kez tersine çeviren ve düzeltilmesinin zorunlu olduğu açık yanılgılardır.
Bilindiği üzere mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 459. Maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 304. maddesi uyarınca, iki tarafın isim, sıfat ve neticei taleplerine ilişkin maddi hatalar ve esas hükümde hesap hataları yapılmış ise mahkeme bu hataları düzeltebilir.

Uygulamada zaman zaman görüldüğü gibi, Yargıtay denetimi sırasında da, uyuşmazlık konusuna ilişkin maddi olgularda, davanın taraflarında, uyuşmazlık sürecinde, uyuşmazlığa esas başlangıç ve bitim tarihlerinde, zarar hesaplarına ait rakam ve olgularda ve bunlara benzer durumlarda; yanlış algılama sonucu, açık ve belirgin yanlışlıklar yapılması mümkündür. Bu tür açık hatalarda ısrarla maddi gerçeğin göz ardı edilmesi, yargıya duyulan güven ve saygınlığı, adalete olan inancı sarsacaktır.

O nedenledir ki; Yargıtay, bu güne değin maddi yanılgının belirlendiği durumlarda soruna müdahale etmiş; baştan yapılmış açık maddi yanlışlığın düzeltilmesini kabul etmiştir.

Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 23.10.2002 gün ve 2002/10-895 E., 2002/838 K. ; 02.07.2003 gün ve 2003/21-425 E. 2003/441 K.; 13.04.2011 gün ve 2011/9-101 E., 2011/128 K. sayılı kararlarında da; maddi yanılgıya dayalı onama ve bozma kararlarının karşı taraf lehine sonuç doğurmayacağı, iş mahkemelerince verilen kararlara karşı karar düzeltme yolunun kapalı oluşunun maddi yanılgıya dayalı yargı kararlarının düzeltilmesine engel olamayacağı, hatalı biçimde hak sahibi olmanın evrensel hukukun temel ilkelerine ters düşeceği, maddi gerçeğin her zaman önde geleceği kabul edilmiştir.
Gerçekten, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8/son maddesi uyarınca, iş mahkemelerince verilen kararlara ilişkin Yargıtay ilamına karşı karar düzeltme yolu kapalıdır. Ancak, maddi yanılgıya dayalı kararlar bu kuralın dışındadır. Onama ve bozma kararlarında açıkça maddi hatanın bulunması halinde dosyanın yeniden incelenmesi mümkündür. Zira, yukarıda da ifade edildiği gibi, maddi yanılgıya dayalı olarak verilmiş bulunan onama ve bozma kararları ile hatalı biçimde hak sahibi olmak evrensel hukukun temel ilkelerini ihlal edeceğinden, karşı taraf yararına sonuç doğurması olanaklı değildir.

Sonuç olarak; kimi açık maddi yanılgıya dayalı ve yanlışlığı son derece belirgin haksız ve adaletsiz sonuçların giderilmesi kamu düzeni açısından zorunludur.
Özel Dairenin, takdir edilen manevi tazminat miktarının az olduğu ve ret sebebi ortak olan davalılar vekili lehine tek avukatlık ücretine hükmedilmesi yönündeki yerleşik görüşüne karşın somut uyuşmazlıkta bu yönde değerlendirme içermeyen yerel mahkeme kararını açık yanılgıya düşerek düzeltilerek onadığı görülmektedir.

Yukarıda açıklanan ilkelerin ışığında, ortada açık bir maddi yanılgı olduğu anlaşıldığından, emsallerine göre davalıya ayrıcalık getiren bu yanlışlığın ortadan kaldırılması zorunludur.

Şu duruma göre bu yanlışlığın düzeltilmesinde, dolayısıyla Özel Dairenin bu hususu bir maddi hata olarak nitelendirmek ve düzelterek onama kararını kaldırmak suretiyle yeniden inceleme yapmasında isabetsizlik bulunmamaktadır.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, Kanunun tanımadığı bir hakkın içtihat yolu ile tanınmasının özellikle miktar yönünden ve sürenin kaçırılmış olması nedeni ile karar düzeltme talepleri ret edilen kararlar yönünden eşitlik ilkesine aykırı olacağı gerekçesi ile direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de çoğunluk tarafından bu görüş kabul edilmemiştir.
Yukarıda belirtilen nedenlere dayalı olarak yerel mahkeme kararı yerinde olmadığından Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,19.06.2015 gününde oyçokluğuyla ile karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Dava, iş kazası nedeniyle uğranılan zararların tazmini istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davacının 09.07.2000 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu % 37 oranında malül kaldığını olayda davacının kusuru bulunmadığını ileri sürerek, maddi ve manevi zararlarının kaza tarihinden itibaren faizi ile tahsilini talep ve dava etmiştir.
Yerel mahkemece iş kazası nedeniyle davacıda oluşan % 37 maluliyet nedeniyle, davacının % 20, davalıların % 80 oranında kusurlu olduğu kabul edilerek davanın kısmen kabulüne dair verilen karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece davalıların müşterek müteselsil sorumlu oldukları ve faiz başlangıç tarihinin olay tarihi kabul edilmesi gerektiği gerekçesi ile düzeltilerek onanmıştır.
Davacı vekili, bozma sonrası alınan bilirkişi raporunda davacının kusur oranının % 30 iken % 20 ye düştüğünü bu nedenle takdir edilen manevi tazminat miktarının az olduğunu ayrıca ret edilen kısım yönünden davalılar yarına tek avukatlık ücreti takdir edilmesi gerekirken ayrı ayrı avukatlık ücreti takdir edilmesinin doğru olmadığını, 21. Hukuk Dairesinin maddi hataya dayalı düzelterek onama kararın düzeltilmesini istemiştir.

Yargıtay Özel Dairesi, İş Mahkemeleri Kanununun 8/3. maddesi gereğince İş Mahkemelerinden verilen kararlara ve buna bağlı Yargıtay ilamına karşı karar düzeltme yolu kapalıdır. Ancak; Yargıtay onama ya da bozma kararlarında açıkça maddi hatanın bulunduğu hallerde, dosyanın yeniden incelenmesi mümkündür. Zira maddi yanılgıya dayalı olarak verilmiş onama ya da bozma kararları ile hatalı biçimde hak sahibi olmak, evrensel hukukun temel ilkelerine ters düştüğünden karşı taraf yararına sonuç doğurmamalıdır. Gerçekten temyiz incelemesi sonunda yerel mahkeme kararı, “hükmedilen maddi ve manevi tazminatın davalılardan kusur oranlarına göre tahsiline karar verilmesi ve ayrıca maddi tazminata dava ve ek dava tarihinden itibaren faiz yürütülmüş olması usulsüz olduğundan bahisle bozulmuş ancak bu yanlışlığın yeniden yargılama yapılmasını gerektirmemesi nedeniyle hükmün anılan yanlışların düzeltilmesi suretiyle onanmasına karar verilmiştir. Ne var ki hükmüne uyulan Dairemizin 18.07.2011 gün ve 2011/3839E, 2011/6392K sayılı kararında bozma nedenlerinden biri de kusur oranlarının belirlenmesine yönelik olup, kusur oranlarının belirsiz olduğu bir durumda, bozma ilamındaki sair itirazların reddedilmiş bulunması, manevi tazminatın miktarı bakımından kazanılmış hak oluşturmayacağı gibi ret nedeninin orak olduğu durumlarda vekille temsil edilen davalılar yararına tek vekalet ücreti verilmesi tarife hükümleri gereğidir. Hal böyle olunca bu yönlere ilişkin davacının temyiz itirazlarının reddinin maddi yanılgıya dayalı olduğu kabul ederek yerel mahkeme kararının bozulmasına karar vermiştir. Yerel Mahkemenin direnme kararı vermesi ile dava dosyası Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gelmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; iş mahkemesince verilen kararın düzeltilerek onanmasına ilişkin özel daire kararına karşı davacı talebinin maddi hatanın düzeltilmesi niteliğinde olup olmadığı varılacak sonuca göre Özel Dairenin düzelterek onama kararını kaldırarak bozma kararı verip veremeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Bilindiği gibi kanun yolu ikiye ayrılır.
1-Normal (olağan) Kanun yolu. Genel olarak İstinaf ve Temyiz olmak üzere iki çeşit normal kanun yolu vardır. Bizde İstinaf yolu mevcut olmadığı için normal kanun yolu iki tanedir.

A)Temyiz,
B)Karar Düzeltme
2-Olağanüstü Kanun Yolu. Kesinleşmiş hükümlere karşı tanınmış olan bu kanun yoluna (olağanüstü) kanun yolu denir. Buna usuldeki tanımlama ile yargılamanın iadesi denilmektedir(HUMK 445 vd).
5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8/son maddesi hükmüne göre Yargıtay’ın verdiği kararlara karşı karar düzeltme yolu bulunmamaktadır.
Bunun dışında, şeklen kesinleşen bir kararın yeniden ele alınarak görüşebilmesi için açık bir maddi yanılgının bulunması gerekir.
Hükümdeki maddi hataların düzeltilmesi Usul Kanunu tarafından benimsenmiştir.
Bilindiği üzere mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 459. maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 304. maddesi uyarınca, iki tarafın isim, sıfat ve neticei taleplerine ilişki n maddi hatalar ve esas hükümde hesap hataları yapılmış ise mahkeme bu hataları düzeltebilir. Ancak maddi hata gerekçesi ile evvelce reddedilen, noksan hükmolunan yahut karar altına alınması ihmal edilen, yahut şekli anlamda kesinleşen bir hükmün hukuki yorumunda maddi hata yapıldı gerekçesiyle değiştirilmesi kabul edilemez. Elbette temyiz süresinin hesaplanmasındaki yanılgı, tebligat tarihinin okunmasındaki yanılgı, dosyadaki tanık listesinin veya tapu kaydının görülmemesi, taşınmazın sınırındaki orman, mübadeleye tabi kişilerin bulunduğuna ilişkin kayıtların insani hata nedeniyle görülmemesi maddi hatadır ve bunların düzeltilerek hüküm kurulması mümkündür.
Fakat hukuksal yorumda maddi hata yapıldığından söz edilerek şekli anlamda kazanılmış hakkın ortadan kaldırılması usulen mümkün olmamalıdır.
İş Mahkemelerinin kararlarına karşı Yargıtay’ın vermiş olduğu onama ve bozma kararlarının hukuksal yorumda hata edildi gerekçesiyle fiilen karar düzeltme yolunun Yargı kararlarıyla açılması hukuken benimsenemez.
Somut olayda, sayın çoğunluk maddi yanılgıyı, Yargıtay incelemesi sırasında gözden kaçmış ve bu tür yanlışlığın sürdürülmesinin kamu düzeni ve kamu vicdanı yönünden savunulmasının mümkün bulunmadığı durumlarda maddi hata nedeniyle İş Mahkemesi kararlarına ait Yargıtay’ca verilen onama ve bozma kararlarının süresiz olarak yeniden incelenebileceğini benimsemiştir. Bu gerekçe haklı maddi hataların bulunması halinde benimsenebilir. Ancak takdir edilen manevi tazminat miktarının az olduğu ve davalılar yararına takdir edilen avukatlık ücretinin hatalı olması, daha önce verilmiş ve şeklen kesin hüküm haline gelmiş kararlarının maddi yanılgı nedeniyle ortadan kaldırılmasına neden olamaz.
Sayın çoğunluğun kabulü iş davaları dışındaki karar düzeltme yolu açık olan davalardaki 15 günlük karar düzeltme isteme süresinin geçmesi halinde veya miktar bakımından karar düzeltme miktarının altında kalan davalara ilişkin karar düzeltme istemleri miktardan veya süreden reddedilmesine karşın iş davalarında süre ve miktara bakılmaksızın maddi hata adı altında her zaman sanki süresiz karar düzeltme incelemesi yapılarak onanan veya bozulan kararın maddi hata diye değiştirilmesi eşitlik ilkesine, kanunla verilmeyen bir hukuksal hakkın Yargıtayca verilmesidir.
Bu gerekçelerle sayın çoğunluğun maddi hatanın giderilmesi talebinin kabulü ile kararı esastan değiştiren görüşlerine katılmadığımdan direnme kararının onanması görüşündeyim.

İÇTİHAT-2-

T.C
YARGITAY
3.CEZA DAİRESİ
ESAS NO.2011/12858
KARAR NO.2011/18661

“İçtihat Metni”

Kasten yaralama suçundan sanık S… K…’ın,5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/2,86/3-a,62,52/2. maddeleri uyarınca 3000 Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına,5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231/6.maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair Eşme Sulh Ceza Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve 2010/207 esas, 2011/97 sayılı kararına yönelik itirazın reddine ilişkin Eşme Asliye Ceza Mahkemesinin 06.04.2011 tarihli ve 2011/29 değişik iş sayılı kararına karşı, Adalet Bakanlığının 20.06.2011 tarih ve 2011/8122-34984 sayılı yazısıyla kanun yararına bozma isteminde bulunulduğundan bu işe ait dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09.08.2011 tarih ve 2011/240760 sayılı tebliğnamesiyle Dairemize gönderilmekle incelendi.

Mezkur ihbarnamede;

Sanığın evvelce işlemiş olduğu bir başka suçundan dolayı yapılan yargılama sonucunda Eşme Sulh Ceza Mahkemesinin 22.10.2009 tarihinde kesinleşen,17.09.2009 tarihli ve 2006/204 esas,2009/116 sayılı kararı ile verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararından sonra,16.04.2010 tarihinde kanun yararına bozmaya konu bu suçunu işlemiş olması karşısında,5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 6.maddesinin (a) bendinde aranan , “Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunması”şartının gerçekleşmemiş olduğu,aksi halde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği her durumda kişinin yeni bir suç işlemesi halinde,verilecek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebileceği,bu durumun cezaların caydırıcılığı bir yana,teşvik edici bir unsur haline geleceği gözetilmeden,itirazın kabulü yerine,yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı CMK’ nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumunun ihbar olunduğu anlaşıldı.

Gereği görüşülüp düşünüldü;

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2009/3-64 esas,2009/83 sayılı kararında; “5271 sayılı CYY’nın 260 ila 323. maddelerinde yasa yollarına ilişkin hükümlere yer verilmiştir.

260 ila 266. maddelerinde, yasa yollarına ilişkin genel hükümlere yer verilmiş olup bu hükümler aksine bir düzenleme bulunmadığı taktirde tüm yasayolları için uygulanabilir niteliktedir.

5271 sayılı CYY’da teorik ayrıma uygun olarak yasayolları, olağan ve olağan üstü yasayolları olmak üzere ikiye ayrılmış, 267 ila 307. maddelerinde olağan yasayolları olan itiraz, istinaf ve temyize ilişkin hükümlere, 308 ila 323. maddelerinde ise olağan üstü yasayolları olan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı itirazı, yasa yararına bozma ve yargılamanın yenilenmesine ilişkin hükümlere yer verilmiştir.

5271 sayılı CYY’sı ile olağan yasayolları, 1412 sayılı CYUY’nın hükümlerinden farklı olarak itiraz, istinaf ve temyiz olarak düzenlenmiş, 5235 sayılı Yasa ile de istinaf incelemesini yapacak olan bölge adliye mahkemelerinin yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde kurulması öngörülmüştür.

5271 sayılı CYY, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiş, yine aynı şekilde 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Yasanın 18/a maddesiyle 1412 sayılı CYUY tüm ek ve değişiklikleriyle yürürlükten kaldırılmıştır. 5235 sayılı Yasa ile kurulması öngörülen Bölge Adliye Mahkemelerinin kurulup henüz faaliyete geçmemesi nedeniyle 5271 sayılı Yasanın istinafa ilişkin hükümleri ile temyize ilişkin hükümleri yürürlüğe girmiş olmasına karşın uygulama olanağına kavuşmamış, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi ile “Bölge adliye mahkemelerinin, göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 322 nci maddesinin dördüncü, beşinci ve altıncı fıkraları hariç olmak üzere, 305 ilâ 326 ncı maddeleri” nin uygulanacağı hüküm altına alınmış, bu şekilde 1412 sayılı CYUY’nın 322. maddesinde yer alan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazı ve karar düzeltmeye ilişkin hükümleri hariç olmak üzere temyize ilişkin tüm hükümlerinin uygulanması sağlanmış, 5271 sayılı CYY’nın 308. maddesinde Yargıtay C.Başsavcılığı itirazına, 1412 sayılı CYUY hükümlerine göre daha geniş bir şekilde yer verilmesi ve yeni sistemde karar düzeltme yasa yolunun öngörülmemesi nedeniyle 1412 sayılı CYUY’nın 322. maddesinin dört, beş ve altıncı fıkralarının yürürlükte kalmalarına gerek görülmemiştir.

Bu genel açıklamalar ışığında itiraz ve temyize ilişkin hükümler incelendiğinde;

5271 sayılı CYY’nın 267 ila 271. maddelerinde itiraza ilişkin hükümlere yer verilmiş olup, itiraz kural olarak hakimlik kararlarına, yasada açıkça belirtilmiş olmak koşulu ile de mahkeme kararlarına karşı başvurulan olağan bir yasayoludur.

Nitekim yasada da itiraz yasayoluna tabi olan mahkeme kararları ilgili hükümlerinde açıkça belirtilmiş, Yasanın 268. maddesinde itiraz usulü ile itiraz mercilerine ilişkin hususlara, 271. maddede itiraz mercilerinin inceleme yöntemi ile merciince verilecek kararlara yer verilmiş, buna karşın itiraz merciince yapılacak denetimin kapsamına ilişkin açık bir hükme yer verilmemiştir.

Ancak öğretide; itiraz incelemesinin kararın hem maddi, hem de hukuki yönden ele alınmasını ve bunun hukuka uygunluğunun denetlenmesini gerektirdiği, itiraz yasayolunda bir karara temel teşkil eden deliller ve maddi olgular ile bunu doğuran hukuki durumun birlikte değerlendirileceği, itirazda temyizden farklı olarak gerekiyorsa, Esas No

: 2011/12858 hukuki sorun yanında maddi sorununda ele alınacağı ittifakla kabul edilmiştir. (Erdener Yurtcan; Ceza Yargılaması Hukuku 12. Bası, 479-481-Kunter-Yenisey-Nuhoğlu; Ceza Muhahekemesi Hukuku,16. Bası sh. 1401 – Veli Özer Özbek; Yeni CMK’nın Anlamı, sh. 1065 – Öztürk-Erdem, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku 10. Bası, sh. 708)

5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen uygulanma zorunluluğu bulunan 1412 sayılı Yasanın 305. maddesi uyarınca ceza mahkemesince verilen hükümler temyiz yasayoluna tabidir.

Hükümler ise, 5271 sayılı Yasanın 223. maddesinde;

a) Beraat,

b) Ceza verilmesine yer olmadığı,

c) Mahkûmiyet,

d) Güvenlik tedbirine hükmedilmesi,

e) Davanın reddi,

f) Davanın düşmesi,

g) Adlî yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı,

Şeklinde belirtilmiştir.

1412 sayılı Yasanın 305. maddesi uyarınca yukarıda sayılan hükümlerden birinin verildiği ahvalde, kesin nitelikteki hükümler istisna olmak üzere bu kararlara başvurulabilecek olağan yasayolu temyizdir.

1412 sayılı CYUY’nın 320. maddesinde “Yargıtay, temyiz dilekçesi ile layihasında irad olunan hususlar ile temyiz talebi usule ait noksanlardan dolayı olmuş ise temyiz dilekçesinde bu cihete dair beyan edilecek vakıalar hakkında tetkikler yapabileceği gibi hükme tesiri olacak derecede kanuna muhalefet edilmiş olduğunu görürse talepte mevcut olmasa dahi bu hususu tetkik eder”;

321. maddesinde ise, “Yargıtay, aleyhine itiraz olunan hükmü hangi cihetten kanuna muhalif görmüşse o cihetten bozar.

Hükmün bozulmasına sebep olan kanuna muhalefet keyfiyeti, bu hükme esas olarak tespit edilen vakıalarda olmuş ise bu muameleler dahi aynı zamanda bozulur.” hükümleri yer almaktadır.

Bu maddelere göre, Yargıtay temyiz nedenleriyle bağlı olmaksızın, temyiz dilekçesinde ileri sürülsün veya sürülmesin son karara etkili olan tüm yasaya aykırılıkları kendiliğinden inceleyip hükmü bozabilir. Yargıtay’ca yapılacak denetimde mevcut kanıtların Yerel Mahkemece yanlış değerlendirildiği ve bu nedenle somut olaya ilişkin hukuki nitelemenin yanlış yapıldığı sonucuna varılırsa, karar esastan bozulmakla birlikte uygulanması gereken hukuki kurallar da gösterilecektir. Lehe temyiz davasında ise suç niteliğinin belirlenmesinde yanılgıya düşüldüğü belirlenirse, cezanın türü ve miktarı yönünden kazanılmış hak saklı tutulmak suretiyle yasaya aykırı olan hükmün bozulmasına karar verilecek, suç niteliği dışındaki sair hallerde ise eleştiri ile yetinmek suretiyle aleyhe temyiz bulunmadığını vurgulamak suretiyle hüküm onanacaktır.

Olağan yasayolları olan itiraz ve temyize ilişkin hükümlerden sonra, uyuşmazlığın çözümü için olağanüstü bir yasayolu olan yasa yararına bozma kurumunun uygulanma koşulları ile sonuçlarının da belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

Öğretide “olağanüstü temyiz” denilen 23.03.2005 gün ve 5320 sayılı Ceza Muhakemeleri Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa’nın 18. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı CYUY’nda “yazılı emir” olarak adlandırılan bu olağanüstü yasayolu, 5271 sayılı CYY’nın 309 ve 310. maddelerinde ise “kanun yararına bozma” olarak yeniden düzenlenmiştir.

5271 sayılı Yasanın 309. maddesi uyarınca hâkim veya mahkemece verilip istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerde, maddî hukuka veya yargılama hukukuna ilişkin hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtay’ca bozulması istemini, yasal nedenlerini açıklayarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirecektir. Bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da hükmün veya kararın bozulması istemini içeren yazısına bu nedenleri aynen yazarak Yargıtay ceza dairesine verecek, ileri sürülen nedenlerin Yargıtay’ca yerinde görülmesi halinde karar veya hüküm yasa yararına bozulacak, yerinde görülmezse istem reddedilecektir.

Böylece ülke sathında uygulama birliğine ulaşılacak, hakim ve mahkemelerce verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkların, toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi sağlanacaktır.

Bozma sonrası yapılacak işlemler ve bu işlemleri gerçekleştirecek merciler ile bozma kararının etkileri ise, bozulan hüküm veya kararın türü ve bozma nedenlerine göre ayrım yapılarak maddenin 4. fıkrasında ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

Bozma nedenleri;

5271 sayılı Yasanın 223 üncü maddesinde tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, 309. maddenin 4. fıkrasının (a) bendi uyarınca; kararı veren hâkim veya mahkemece gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verilecektir. Bu halde yargılamanın tekrarlanması yasağına ilişkin kurallar uygulanamayacağı gibi, davanın esasını çözen bir karar bulunmadığı için, verilecek hüküm veya kararda lehe ve aleyhe sonuçtan da söz edilemeyecektir.

Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin olması halinde ise, anılan fıkranın (b) bendi uyarınca kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilecek, ancak bu halde verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacaktır.

Davanın esasını çözen mahkûmiyet dışındaki diğer hükümlerin bozulmasında ise, (c) bendi uyarınca aleyhte sonuç doğurucu herhangi bir işlem yapılamayacağı gibi,”tekriri muhakeme” yasağı nedeniyle kanun yararına bozma kapsamında yeniden yargılama da gerekmeyecektir.

4’üncü fıkranın (d) bendi gereğince bozma nedeninin hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektirmesi halinde, cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektirmesi halinde ise bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesince doğrudan hükmedilecektir. Bu halde de yargılamanın tekrarlanması yasağı bulunduğundan, Yargıtay ceza dairesince hükmün bozulması ile yetinilmeyip gereken kararın doğrudan ilgili daire tarafından verilmesi gerekmektedir.

Yasa yollarına ilişkin bu açıklamalar ışığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuki niteliği ve bu kararın yapısı değerlendirildiğinde;

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu hukukumuzda ilk kez 15.07.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5395 sayılı Çocuk Koruma Yasasının 23. maddesi ile çocuklar hakkında, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Yasanın 23. maddesiyle 5271 sayılı Yasanın 231. maddesine eklenen 5-14. fıkralar ile de büyükler için kabul edilmiş, aynı Yasanın 40. maddesiyle 5395 sayılı Yasanın 23. maddesi değiştirilmek suretiyle denetim süresindeki farklılık hariç olmak koşuluyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı koşullara tabi kılınmıştır.

Yetişkin sanıklar yönünden başlangıçta şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası için kabul edilen bu müessese, 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren 23.01.2008 gün ve 5728 sayılı Yasanın 562. maddesiyle 5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklik ile hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezaları için uygulanabilir hale getirilmiş, böylece başlangıçta yetişkin sanıklar hakkında şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak uygulanan bu kurum Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılâp Yasalarında yer alan suçlar ayrık olmak üzere tüm suçları kapsayacak şekle dönüştürülmüş, ancak; 01.03.2008 tarihinde yürürlüğe giren 26.02.2008 gün ve 5739 sayılı Yasa ile 3713 sayılı Yasanın 13. maddesinde yapılan değişiklik ve 1632 sayılı Askeri Ceza Yasasına eklenen Ek 10. madde ile; 15 yaşından büyüklerin işledikleri terör suçları ile 1632 sayılı Yasada yer alan suçlar yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsam dışına çıkarılarak kurumun uygulanma alanı tekrar daraltılmıştır.

Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CYY’nın 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır.

Yapılan yargılama sonucunda, sanık hakkında tesis edilen mahkûmiyet hükmünde, hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasından ibaret olması, suçun, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılâp Yasalarında yer alan suçlar ile 01.03.2008 tarihinden itibaren işlenen suçlar yönünden suçun ayrıca 15 yaşından büyükler açısından 3713 sayılı Yasa kapsamındaki suçlar ile 1632 sayılı Yasa kapsamında yer alan suçlardan olmaması halinde, daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunan veya mahkûm olmasına karşın 3682 sayılı Adli Sicil Yasası uyarınca silinme koşulları oluşan, 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlar yönünden ise 5237 sayılı TCY’nın 58. maddesinde tekerrür hükümlerinin uygulanması için öngörülen sürelerin geçtiği mahkûmiyetlerde, suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesi koşullarının birlikte gerçekleşmesi ve mahkemece de, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak, yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması halinde hiçbir isteme bağlı kalmaksızın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve sanık beş yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacak, denetim süresince de dava zamanaşımı süresi duracaktır.

Maddede sayılan objektif ve subjektif koşulların da bulunması halinde, önceki hükmün kesinleşmiş olması veya hukuki yararı bulunmak koşuluyla infaz edilmiş olması da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesine engel oluşturmayacak, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği halde hükmolunan ceza, kişiselleştirmeye ilişkin erteleme veya adli para cezasına çevrilemeyeceği gibi 5237 sayılı TCY’nın 50. maddesindeki tedbirlere de dönüştürülemeyecek, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlememesi ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranması halinde,hakkında tesis edilen hüküm kaldırılarak davanın düşmesine karar verilecek, denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde hakkındaki mahkûmiyet hükmü açıklanacak, yükümlülüklerin yerine getirilememesi durumunda ise, kısmen infaza karar verilebileceği gibi koşulları bulunmakta ise hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesi suretiyle yeni bir mahkûmiyet hükmü de tesis edilebilecektir.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması, esas itibariyle bünyesinde iki karar barındıran bir kurumdur. İlk karar teknik anlamda hüküm sayılan ancak açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle hukuken varlık kazanamayan bu nedenle hüküm ifade etmeyen, koşullara uyulması halinde düşme hükmüne dönüşecek, koşullara uyulmaması halinde ise varlık kazanacak olan mahkûmiyet hükmü, ikinci karar ise, bu ön hükmün üzerine inşa edilen ve önceki hükmün varlık kazanmasını engelleyen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıdır. Bu ikinci kararın en temel ve belirgin özelliği varlığı devam ettiği sürece, ön hükmün hukuken sonuç doğurma özelliği kazanamamasıdır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulabilecek yasayolu, 5271 sayılı CYY’nın 231. maddesinin 12. fıkrasında açıkça “itiraz” olarak belirtilmiş olup, itiraz merciince de inceleme 231. maddenin 5-14. fıkralarında koşular dikkate alınarak, suça ve sanığa ilişkin objektif uygulama koşullarının var olup olmadığı ile sınırlı olarak yapılmalı, hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar 231. maddenin uygulanma koşullarını değiştirmediği sürece itiraz merciince denetime konu edilmemelidir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının üzerine inşa edildiği hüküm ise, bilahare davanın düşmesi kararı verildiğinde veya hükmün açıklanması ya da yeni bir hüküm kurulması halinde varlık kazanacağından ve ancak bu halde 1412 sayılı CYUY’nın 305 ve 5271 sayılı CYY’nın 223. maddeleri uyarınca temyiz edilebilme olanağına kavuşabileceğinden, bu aşamadan önce henüz hukuken varlık kazanmamış bulunan, bu hükmün temyiz merciince denetlenebilme olanağı bulunmamaktadır.

Yasa yararına bozma yasa yolu ise, temyiz ve istinaf incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlere karşı başvurulabilen olağanüstü bir yasa yolu olup, amacı, ülke sathında uygulama birliğine ulaşılması, hakim ve mahkemelerce verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki ciddi boyutlara ulaşan hukuka aykırılıkların toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesidir. Bu yasa yoluna başvurabilmenin ilk ve temel koşulu verilen hüküm veya kararın istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşmiş olmasıdır.

Bu kapsamda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının itiraz yasayoluna tabi bulunması nedeniyle, gerek itiraz edilerek gerekse itiraz yasayoluna başvurulmaksızın kesinleşmesi halinde olağanüstü bir yasayolu olan yasa yararına bozma konusu yapılabileceğinden kuşku bulunmamaktadır. Ancak yasa yararına bozma yasayolunda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı denetlenebilecek, bu kapsamda, 5271 sayılı Yasanın 309. maddesinde aleyhe bozma yasağının sadece davanın esasını çözümleyen hükümlerle sınırlı olarak kabul edilmesi nedeniyle verilen karar 5271 sayılı Yasanın 5-14. fıkralarındaki koşullar kapsamında denetlenecek, somut olayda hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı, ceza miktarı, daha önceden kasıtlı bir suçtan mahkûmiyet, zararın giderilip giderilmediği, suçun İnkılap Yasasında belirtilen suçlardan bulunup bulunmadığı, askeri ceza yasası ile 15 yaşından büyükler açısından 3713 sayılı Yasa kapsamındaki suçlardan olup olmadığı ve denetim süresinin doğru tayin edilip edilmediği, gibi hususlar denetlenerek, saptanan bu hukuka aykırılıklar nedeniyle karar bozulacak, saptanan hukuka aykırılıkların yeni bir yargılamayı gerektirdiği ahvalde yeniden yargılama yapılarak, karardaki hukuka aykırılığın giderilmesi için dosyanın mahkemesine iadesine karar verilecek, yargılama gerekmeyen ahvalde ise hukuka aykırılık Yargıtay ilgili ceza dairesince veya Ceza Genel Kurulunca giderilecektir. Ancak burada unutulmaması gereken husus bu yasayolunda denetlenenin hüküm olmayıp, bu hüküm üzerine inşa edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı olduğudur.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının dayanağını oluşturan mahkûmiyet hükmü ise hükmün açıklanması, düşme kararının verilmesi veya yeni bir mahkûmiyet hükmünün tesisinden sonra temyiz incelemesine konu olabilecek, temyiz yasayoluna başvurulmadan kesinleşmesi halinde ise koşulları bulunduğu taktirde yasa yararına bozma yasayolu ile incelenebilecek ve denetlenebilecektir. Sayılan üç olasılıktan birinin gerçekleşmesi halinde hüküm varlık kazanacağından, ancak bu aşamada olağan yasayolu olan temyiz yasa yolu devreye girecek, varlık kazanan hükmün temyiz edilmesi halinde, aleyhe temyiz bulunup bulunmadığı da dikkate alınmak suretiyle temyiz incelemesi yapılacak, bu aşamada hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar denetlenebilecek, hükmün varlık kazanması ve temyiz edilmeden kesinleşmesi halinde ise, hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar, 5271 sayılı CYY’nın 309 ve 310. maddelerindeki koşullar dikkate alınmak suretiyle yasa yararına bozma istemine konu olabilecektir.

Görüldüğü gibi hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar ancak hükmün hukuken varlık kazanması halinde olağan ve olağanüstü yasa yolları denetimine konu olabileceğinden, henüz hukuken varlık kazanmayan bir hükmün ne olağan ne de olağanüstü yasayolu denetimine konu olması mümkün değildir. Bu itibarla, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verildiği ahvalde hükmün içeriğine dahil bulunan hukuka aykırılıkların, yasa yararına bozma yasayoluyla denetlenmesi olanağı bulunmamaktadır.Yasa koyucu, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının üzerine inşa edildiği mahkûmiyet hükmünün olağan yasayolu olan temyizen incelenmesini dahi yasaklamışken, henüz doğmamış bu hükümdeki hukuka aykırılıkların, olağan denetim süreci sonlanmadan, olağanüstü yasa yararına bozma yasayoluyla denetlenebileceğini kabul etmek yasayollarında hakim olan temel ilkelere de açıkça aykırıdır.

Aksi kabul, temyiz ve yasa yararına bozma yasayolunun gerek başvuru koşulları, gerekse sonuçlarındaki farklılıklar ile olağanüstü bir yasayolu olan yasa yararına bozma kurumunun konuluş amacı nazara alındığında ileride telafisi mümkün olmayan sorunlara da yol açabilecektir.

Henüz hukuki varlık kazanmayan bir hükmü, ancak kesinleşmiş hükümlere karşı son yasal çare olarak başvurulabilecek bir yasa yolu denetimine tabi kılmak,

5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin 5. fıkrasının; “…

…Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder”

11. fıkrasının; “Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar”

10. fıkrasının; “Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir”

8. fıkrasının; “Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur” şeklindeki düzenlemelerine açıkça aykırı olduğu gibi, bir kararın olağan denetim yolları ile incelenmeksizin, doğrudan olağanüstü yasa yoluna tabi kılınması sonucunu doğuracağından, yasa yollarındaki sisteme de aykırılık oluşturur. Diğer yönden, bir kararın biri olağanüstü diğeri olağan olmak üzere iki kez aynı temyiz merciince farklı yöntemlerle incelenmesi usul karmaşasına yol açacak ve böyle bir uygulama yasa yollarının konuluş amacına da aykırılık teşkil edecektir.”şeklindeki kararı da gözetilerek henüz hukuki varlık kazanmayan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının olağanüstü yasa yolu olan kanun yararına bozmaya konu edilemeyeceğinden;

Eşme Sulh Ceza Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve 2010/207E.-2001/97sayılı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuki varlık kazanmadığı kabul edildiğinde; bu karara yönelik yapılan itirazın Eşme Asliye Ceza Mahkemesinin 06.04.2011 tarih ve 2010/29 değişik iş sayılı kararı ile reddine karar verilmesinin de anılan hükme hukuki varlık kazandırmadığı kabul edilerek yapılan incelemede;

Adalet Bakanlığının kanun yararına bozma isteyen yazısına dayanan tebliğnamede ileri sürülen düşünce yerinde görülmediğinden 5271 sayılı CMK’nun 309. maddesinde öngörülen şartlar oluşmadığından kanun yararına bozma isteminin REDDİNE, dosyanın mahallinde gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 23.11.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-3-

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2013/1316 E.
2015/34 K.

Taraflar arasındaki “davalı tarafın tasarım tescil başvurusuna karşı davacı tarafından yapılan itirazın reddine dair Türk Patent Enstitüsü Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu kararının iptali ve davalı tasarımlarının hükümsüzlüğü” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4. Fikri ve Sinaî Haklar HukukMahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 29.11.2010 gün ve 2009/292 esas, 2010/503 karar sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 04.07.2012 gün ve 2011/4737 esas, 2012/11911 karar sayılı ilamı ile;

(…Davacı vekili, davalının 2008 06050 sayılı “ÇİKOLATA 1.1,2.1,3.1” isimli tasarım tescil başvurusuna müvekkili tarafından yapılan itirazın TPE YİDK’nun 2009/T-602 sayılı kararı ile nihai olarak reddedildiğini, oysa davalının tasarımının yeni ve ayırt edici olmadığı gibi, ayırt edilemeyecek kadar benzerlerinin başvuru tarihinden önce çeşitli firmalarca tescilli ve tescilsiz olarak kullanıldığını ileri sürerek, TPE YİDK’nun 2009/T-602 sayılı kararının iptaline, davalı tasarımının tescili halinde hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı TPE vekili, davacının itiraz aşamasında sunduğu ve internet çıktısından ibaret olan belgelerin davalı tasarımının yenilik ve ayırt edicilik vasfı bulunmadığını ispata yeterli olmadığından itirazın reddedildiğini, yapılan işlemlerin usul ve yasaya uygun olduğunu savunmuştur.

Davalı şirket vekili, müvekkilinin tasarımlarının konusunu iki farklı renkteki çikolatanın birbirine karışmadan bir arada bulunmasının oluşturduğunu, bu yönü ile dünyada ilk olan tasarımın ayırt edicilik özelliği de bulunduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, aksi yöndeki bilirkişi görüşüne nazaran, iddia, savunma toplanan kanıtlar ve tüm dosya kapsamına göre, davacı tarafça davalı tasarımının geometrik formlarının yeni ve ayırt edici olmadığı iddiasında bulunulduğu, oysa davalı tasarımlarında koruma talep edilen hususun tasarımın geometrik şekli veya üzerindeki baskı ya da desen değil, bitter ve sütlü çikolatanın bira araya getirilmesi ile oluşturulan görüntü olduğu, öte yandan bilirkişilerce davalı tasarımından önce kamuya sunulduğu bildirilen iki renkten oluşma kurabiyelerin davalı tasarımlarının yenilik özelliğini ortadan kaldırdığı yönünde görüş bildirilmiş ise de, tasarım konusu ürünler ile kurabiyelerin farklı grup ürünler olduğu, bu durumda davalı tasarımlarının yenilik ve ayırt edicilik vasıflarının bulunduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava, tasarım tescil başvurusuna yapılan itirazın reddine dair YİDK kararının iptali ve tasarımın hükümsüzlüğü istemine ilişkin olup, mahkemece karşılaştırılan tasarımlara ilişkin ürün tipolojileri farklı olduğu gibi dava konusu tasarımda bitter ve sütlü çikolatanın bir araya getirilmesiyle oluşan kendine has rengi ve dokusu olan bir görünüme sahip olmasının tasarımlara yenilik ve ayırt edicilik unsuru kazandırdığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dava konusu tasarımlar iki boyutlu 3 adet çikolata ürünü tasarımından oluşmaktadır. Bilirkişi heyeti tarafından araştırmaya dayalı olarak düzenlenen raporda; farklı renk ve kombinasyonlardan meydana gelen kurabiye ürünü tasarımının varlığının uyuşmazlık konusu tasarımların yenilik unsurunu ortadan kaldırdığı mütalaa edilmiştir. Kural olarak iki boyutlu bir tasarımın uygulandığı ürün cinsini farklı olması yenilik unsurunun değerlendirilmesinde dikkate alınamaz. Bu bakımdan daha önce mevcut olan bir tasarımın farklı bir üründe kullanılması nedeniyle yenilik özelliği kazandığına dair mahkeme görüşü benimsenemez. Kaldı ki davalı şirket tarafından TPE’ne verilen tarifname düzeltme formunda dava konusu tasarımların koruma kapsamının çikolata ürününün şekli, deseni ya da baskısıyla ilgili olmayıp sadece bitter ve sütlü çikolatanın bitişik olması ile sınırlı olduğu beyan edilmiştir.

Bu durumda, tarifnamede sınırlanan koruma kapsamı ve yukarıda belirtildiği üzere iki boyutlu tasarımlar bakımından tasarımın farklı ürün cinsi üzerinde uygulanacak olmasının yenilik unsurunu oluşturmayacağı dikkate alınarak 554 Sayılı KHK’nin 3/a, 5, 6, 7 ve 11. maddeleri uyarınca değerlendirme yapılmak suretiyle hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir…)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, davalı tarafın tasarım tescil başvurusuna karşı davacı tarafından yapılan itirazın reddine dair Türk Patent Enstitüsü Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu (TPE YİDK) kararının iptali ve davalı tasarımlarının hükümsüzlüğü istemine ilişkindir
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davacı vekili getirmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nda uyuşmazlığın esasının görüşülmesinden önce, davaya konu tasarımlar ile dava dışı başka kişilere ait tasarım görünümlerine ilişkin şekillere direnme kararında yer verilmesinin 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) “Hükmün Kapsamı” başlıklı 297.maddesine aykırı olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre yerel mahkeme direnme ilamının usule uygun bir gerekçe taşıyıp taşımadığı hususu ön sorun olarak ele alınmıştır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle mahkeme kararlarının niteliği ile gerekçeli kararın hangi hususları kapsayacağına ilişkin yasal düzenleme irdelenmelidir.
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın “Hükmün Kapsamı” başlıklı 297. maddesi: “ Hüküm Türk Milleti Adına verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar:
a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini.
b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini.
c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri.
ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini.
d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını.
e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi.
(2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir” şeklinde düzenleme getirmiştir.
Hemen belirtmelidir ki, hükümler davayı esastan halleden ve taraflar arasındaki uyuşmazlığı sona erdiren nihai kararlardır (HMK, m. 294).
Anayasa’nın 141. maddesi gereğince bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olması gereklidir. Gerekçenin önemi Anayasal olarak hükme bağlanmakla gösterilmiş olup, gerekçe ve hüküm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Hâkim, hükmün gerekçesini hazırlarken içtihat ve bilimsel görüşlerden yararlanabilir. Gerekçe bölümünde hükmün dayandığı hukuki esaslar açıklanır. Hâkim, tarafların kendisine sundukları maddi vakıaların hukuki niteliğini kendiliğinden araştırıp bulmalı ve hükmünü dayandırdığı hukuk kurallarını ve nedenlerini gerekçede açıklamalıdır. Gerekçe, hakimin tespit etmiş olduğu maddi vakıalar ile hüküm fıkrası arasında bir köprü görevi yapar (Kuru Baki/ Arslan Ramazan/Yılmaz Ejder, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Yetkin Yayınları, Ankara 2011, 22. Bası, s. 472).
Bu açıklamalar ışığında eldeki davada ön sorun incelendiğinde; mahkemece direnme kararının gerekçe kısmında davalı taraf adına tescilli tasarımlar ile yenilik ve ayırt edicilik kıyaslamasında kullanılan dava dışı kişilere ait tasarımlara ilişkin görünümlere (fotoğraf ve şekillere) yer verilmiştir.
Mahkemece, gerektiğinde hükmün eki niteliğinde kroki ve şekillere kararın ekinde yer verebilir ise de, hükmün gerekçe kısmında, yukarıda anılan yasal düzenlemelere uygun düşmeyecek biçimde şekillere yer verilmesi, davadan davalar doğmasına, tarafların yeniden uyuşmazlığa düşmelerine, infazda tereddüde neden olunmasına yol açabilecektir. Renk, boyut ve diğer özelliklerinden yoksun bir şekilde markaların ve tasarımların gerekçeli karara eksik yansıtılmaları yanıltıcı sonuçlara neden olabilecektir.
Ayrıca, endüstriyel tasarımın ilgi alanının genişliği dikkate alındığında, mahkeme ilamının saygınlığını zedeleyici durumların oluşmasına meydan verilmemesinin gerektiği de gözden uzak tutulmamalıdır.
Nitekim, Hukuk Genel Kurulu’nun 02.11.2011 gün, 2011/11–567 esas, 2011/676 karar ve 14.11.2012 gün, 2012/11–417 esas, 2012/791 karar sayılı ilamlarında da aynı ilke benimsenmiştir.
Bu durumda, yerel mahkemece yapılacak iş; gerekçeli kararı HMK’nın 297. maddesine uygun şekilde kaleme alarak, taraflara ve dava dışı kişilere ait tasarım şekillerine mahkeme ilamında yer vermemektir.
Hal böyle olunca; yukarıda açıklanan değişik nedenlerle ve salt bu usulü eksikliğe dayalı olarak direnme kararının bozulmasına, bozma nedenine göre, davacı vekilinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, bozma nedenine göre davacı vekilinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına 14.01.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.

İÇTİHAT-4-

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2014/1340 E.
2015/794 K.

Taraflar arasındaki “yargılamanın yenilenmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 1.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 02.05.2011 tarih, 2010/480 E. 2011/204 K. sayılı kararın incelenmesi, davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 08.05.2012 tarih ve 2012/3 E.2012/5325 K.sayılı kararı ile bozulmuş; davacı M.. İ.. vekili ile davalılardan H.. G.. vekilinin karar düzeltme istemi üzerine ise, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 27.12.2012 tarih, 2012/13879 E. 2012/15921 K. sayılı ilamı ile;

(…Dava, yargılamanın yenilenmesi isteğine ilişkin olup, mahkemece önceden kurulan hükmün temyizi üzerine Dairece “…davacılar, inanç sözleşmesi hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davasının delili olduğunu ileri sürdükleri 1.5.1998 tarihli anlaşma başlıklı belgenin önceki kararın kesinleşmesinden sonra ele geçirildiğini iddia etmişler, davalı B.. A.. savunmasında belgedeki imzanın kendisine ait olmadığını bildirmiş, mahkemece Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesinden alınan inceleme konusu belgede B.. A.. adına atfen atılmış imzaların orjinal imzalar olmayıp, bulundukları yere fotokopi yolu ile aktarıldığının” saptandığı şeklindeki rapora itibar edilerek yargılamanın yenilenmesi davasının reddine karar verilmiştir.

Oysa, Kartal Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/39308 sayılı Hazırlık soruşturması sırasında aldırılan bir adet tek kişilik, bir adet te üç kişilik bilirkişi raporunda ” 1.5.1998 tarihli anlaşma başlıklı belgede B.. A.. adına atılı bulunan imzaların B.. A.. eli mahsulü oldukları kanaatine varıldığı” bildirilmiştir.

Hükme esas alınan Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesinin raporunda ise yeterli açıklayıcı ve tatmin edici gerekçe oluşturulmadığından, rapor, kapsamı itibariyle yeterince kanaat verici nitelikte bulunmamıştır.

Hemen belirtilmelidir ki; yerel mahkemece önceki kurulan karar “14.4.1982 tarihli ve 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Yasasının 8/e ve 21.maddelerinde açıkça vurgulandığı üzere “imza incelemesi” işinin aynı kurumun Fizik İhtisas Dairesine ait olduğu tartışmasızdır. Ne varki, anılan kurulun kararlarına karşı istisnai de olsa aynı yasanın 15.maddesi hükmüne göre Adli Tıp (Genel) Kuruluna gidilebileceği olanaklıdır.

O halde, değinilen yasanın 15.maddesi ve işin yukarıda açıklanan mahiyeti dikkate alınarak Adli Tıp Genel Kurulundan mütalaa istenmesi ve elde edilecek sağlıklı, ayrıntılı ve önceden alınan raporları da irdeleyen rapora göre ortaya çıkacak sonuç çerçevesinde bir hüküm kurulması gerekirken, eksik soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir…” gerekçesiyle bozulmuş; mahkemece bu bozma ilamına uyulmuştur.

Bu durumda, bozma kararına uyulmuş olmakla, orada belirtilen hususların yerine getirilmesi ve o doğrultuda işlem yapılması zorunlu hale gelir. Anılan bu husus, usulü kazanılmış hakkın bir sonucudur.

O halde, mahkemece İstanbul Kriminal Polis Laboratuarı Müdürlüğünden rapor alınmak suretiyle neticeye gidilmiş olması doğru değildir. Öte yandan, sonradan ele geçen belge niteliği yerel mahkemece yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak kabul edilerek, işin esası incelenmiş, keza işin esası hakkında hüküm kurulmuştur. Dairece de, bu husus benimsenerek yine işin esası konusunda bozma kararı oluşturulmuştur. Bu konuda Daire ile yerel mahkeme arasında bir uyuşmazlık bulunmadığına göre anılan hususta da yanlar yararına usuli kazanılmış hakkın doğduğu kabul edilmelidir.

Ne var ki, Dairece, Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması gereğine değinilerek karar bozulmuş isede, 19.02.2003 tarihinde 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanununda 4810 sayılı Kanunla değişlik yapıldığı ve bu kanuna dayalı olarak 31.07.2004 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliğinin Adli Tıp Kurulunun çalışma usullerine ait genel hükümlerin düzenlendiği 23/-I maddesi “Fizik ihtisas dairesi adlî belge inceleme şubesi ve trafik ihtisas dairesinin işleri Adlî Tıp Genel Kurulunda incelemeye alınmaz. Bu dairelerden birinin raporu ile diğer bir bilirkişi raporu arasında çelişki varsa, mahkeme veya Cumhuriyet savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle ihtisas dairesi en az yedi uzmanın katılımıyla rapor hazırlar. Bu rapora daha önceki raporda imzası bulunan uzmanların, ihtisas dairesindeki görevi devam ettiği sürece, katılımı zorunludur. İhtisas dairesindeki uzman sayısının yediden fazla olduğu durumlarda, bu raporlarda görüş bildirecek uzmanlar her ay ihtisas dairesi başkanı huzurunda çekilecek kura ile belirlenir. Fizik ihtisas dairesinin adlî belge inceleme şubesi dışında kalan şubelerinde de yeterli sayıda uzman olduğu takdirde aynı hükümler geçerlidir. Kararlar oy çokluğu ile alınır. Eşitlik halinde daire başkanının bulunduğu taraf oy çokluğu sağlamış sayılır.” hükmü karşısında Dairenin bu konuda “Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması” şeklindeki bozma kararının maddi hataya dayalı olduğu, bu şekildeki bozma kararına uyularak verilen kararların kazanılmış hakkın istisnasını teşkil edeceği kuralı gözetildiğinde yukarıdaki düzenlemeler gözönünde bulundurulmak suretiyle rapor alınması gerekeceği açıktır.

Hal böyle olunca, yukarıda açıklandığı üzere işlem ifa edilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.

Davacı vekilinin, karar düzeltme isteğinin H.U.M.K.’nun 440. maddesi hükmü uyarınca kabulü gerekir…)
gerekçesi ile oyçokluğu ile hüküm bozulmuş olup, dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılar vekili ve dahili davalı T.. T.. vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, yargılamanın yenilenmesi istemine ilişkindir.

Davacı M.. İ.. vekili; yargılamanın iadesine konu davada inanç sözleşmesi ve hile hukuksal nedenine dayalı olarak 32 ve 57 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ve tescil isteğiyle açılan davanın yazılı bir belgenin ibraz edilemediği gerekçesiyle reddedilip, kararın kesinleştiğini, ancak saklanan 1.5.1998 tarihli belgenin hükümden sonra ele geçirildiğini, ayrıca davalı H.. G.. ve ekibi hakkında açılan ceza davasının sonucu beklenmeden kararın verildiğini ileri sürüp, kesinleşen ilamın ortadan kaldırılarak, 32 ve 57 parsellerle ilgili yeni bir karar verilerek taşınmazların müflise ve iflas idaresine iadesine karar verilmesini 1086 s.HUMK’nun 445/1-7.maddelerine dayalı olarak yargılamanın yenilenmesi yolu ile istemiştir.

Davalılar vekili ve dahili davalı T.. T.. vekili, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesinden alınan “inceleme konusu belgede B.. A.. adına atfen atılmış imzaların orjinal imzalar olmayıp, bulundukları yere fotokopi yolu ile aktarıldığının” saptandığı şeklindeki rapora itibar edilerek yargılamanın yenilenmesi davasının reddine; davacılar Ş.. T.. ve H.. Ö.. yönünden açılan davaların açılmamış sayılmasına dair verilen ilk karar; Özel Dairece; Kartal Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/39308 sayılı hazırlık soruşturması sırasında aldırılan bir adet tek kişilik, bir adet de üç kişilik bilirkişi raporunda “1.5.1998 tarihli anlaşma başlıklı belgede B.. A.. adına atılı bulunan imzaların B.. A.. eli mahsulü oldukları kanaatine varıldığı” nın bildirildiği, hükme esas alınan Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesinin raporunda ise yeterli açıklayıcı ve tatmin edici gerekçe oluşturulmadığı ve kapsamı itibariyle yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı, Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 8/e ve 21.maddelerinde açıkça vurgulandığı üzere “imza incelemesi” işinin aynı kurumun Fizik İhtisas Dairesine ait olduğu ne var ki, anılan kurulun kararlarına karşı istisnai de olsa aynı yasanın 15.maddesi hükmüne göre Adli Tıp (Genel) Kuruluna gidilebileceğinden Adli Tıp Genel Kurulundan mütalaa istenmesi ve elde edilecek sağlıklı, ayrıntılı ve önceden alınan raporları da irdeleyen rapora göre ortaya çıkacak sonuç çerçevesinde bir hüküm kurulması gerektiği gerekçesi ile bozulmuştur.

Mahkemece bozma ilamına uyulmasına karar verilerek, dosya İstanbul Kriminal Polis Laboratuarı Grafoloji bölümüne gönderilerek alınan ve belgedeki imzanın B.. A.. eli ürünü olduğunu belirleyen rapor doğrultusunda davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davalılar ile dahili davalı vekillerinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece bu kez, bozma kararına uyulmuş olmakla, orada belirtilen hususların yerine getirilmesi ve o doğrultuda işlem yapılmasının zorunlu hale geleceği, anılan bu hususun, usulü kazanılmış hakkın bir sonucu olduğu, o halde, mahkemece Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınmayıp, bozma kararına aykırı olarak İstanbul Kriminal Polis Laboratuarı Müdürlüğünden rapor alınmak suretiyle neticeye gidilmiş olmasının doğru olmadığı gerekçesi ile bozulmuştur.
Davacı M.. İ.. vekili ve davalı H.. G.. vekilinin karar düzeltme istemi üzerine ise Özel Dairece başlık bölümüne metni aynen alınan ilamdaki gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel mahkemece; bozmaya uyulmakla yapılacak tek işin bozma kararında belirtildiği üzere ayrıntılı rapor alınması gerekliliği karşısında, önceki raporlar arasındaki çelişkiyi giderecek şekilde ayrıntılı bir rapor alınması olduğu,raporun Adli Tıp Genel Kurulundan alınması şeklindeki bir bozma nedeninin usuli olarak gösterilen bir yöntem olduğu ve davanın esası dikkate alındığında bozma kararına sıkı sıkıya bağlı bir gerekçe olmadığı, diğer yandan mahkemece Yargıtay tarafından alınması istenen ayrıntılı raporun Adli Tıp Genel Kurulu dışında yine resmi bir kurum niteliğinde olan İstanbul Emniyet Müdürlüğü Grafoloji Bölümünden alınmış olup, bozma nedenini karşılar nitelikte bir sonuca da ulaşıldığı, davacı tarafça Adli Tıp Genel Kurulu aracılığıyla yeni bir bilirkişi incelemesinin güven eksikliği nedeniyle kabul edilmediği, HMK’ nun 268. maddesi gereğince de o dönemdeki bir takım medya haberleri nedeniyle mahkemece ilgili resmi kurumun objektif ve tarafsız olarak davranamayacağı olgusu oluştuğundan ayrıntılı raporun yine resmi niteliği olan bir kurumdan alındığı, diğer yandan asıl bozma gerekçesinin raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi hususuna yönelik olduğundan, bu çelişkinin sadece Adli Tıp Genel Kurulu aracılığıyla giderilmesinin istenilmesinin, mahkemenin bu yöndeki takdir hakkını kısıtlayıcı nitelikte olup Anayasa’nın 138. maddesi gereğince hakime emir ve talimat niteliğinde olduğu, hakimin delilleri serbestçe değerlendirmesini de engellediği, bozma kararının maddi hataya dayandığının bozmada belirtildiği, maddi hataya dayanan bozma kararına uyulması ile usuli kazanılmış hakkın doğmayacağının yasa gereği olduğu, diğer yandan Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 16/B maddesi ile ilgili yönetmeliğin 14,23/1,24/a maddeleri gereğince de Fizik İhtisas Dairesinin Adli Belge İnceleme Şubesi İşlerinin Adli Tıp Genel Kurulunda incelemeye alınamayacağının da belirtildiği, mahkemece esas bozma gerekçesine uygun olarak bilirkişi raporları arasındaki çelişki giderildiğinden bozma kararına uyularak verilen kararların kazanılmış hakkın istisnasını teşkil edeceği kuralına dayanarak ayrıntılı raporun Adli Tıp Genel Kurulundan alınması hususundaki ısrarının anlaşılamadığı, zira Adli Tıp Genel Kurulundan bu şekilde bir rapor alınmasının fiilen imkansız olduğu gibi, karar düzeltme ilamında açıklandığı üzere yasal da olmadığı gerekçesi ile önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararını davalı B.. A.. vekili ,davalı H.. G.. vekili ile dahili davalı T.. T.. vekili temyiz etmiştir.

Yargılamanın iadesine konu edilen Kartal 1.Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.05.2005 tarih, 2004/161 E. ve 2005/300 K. sayılı dava dosyasının incelenmesinde; davacı A.. Ş.. adına Kadıköy İflas Müdürlüğü tarafından davalılar H.. G.., B.. A.. ve dahili davalı T.. T.. aleyhine, davacı A.. Ş..’in müzayaka halinde olması nedeniyle davalılardan H.. G.. ile A.. Ş.. arasında düzenlenen 1.9.1998 tarihli protokol uyarınca; 2698 ada 57 parsel ile 2697 ada 32 parselde kayıtlı taşınmazlar üzerinde ipotek ve hacizler bulunduğundan, bedelsiz olarak taşınmazların H.. G..’na devredilip H.. G.. tarafından taşınmazlar üzerindeki ipotek ve hacizlerin tasfiye edilerek tüm takyidatlardan arındırılmak suretiyle, taşınmazların piyasa değeri üzerinden satılarak satış bedelinden ipotek ve hacizlerden dolayı ödenen miktar ve vergiler düşürülüp, kalan paranın taraflar arasında eşit şekilde paylaştırılması hususunda anlaştıkları, bu amaçla protokolde yazılı taşınmazların ve daha önce davalı B.. A..’a teminat olarak devrettiği 32 ve 57 parsel sayılı taşınmazların davalı H.. G..’na “satış” şeklinde devredildiğini, davalı H.. G..’nun diğer davalıya ödediğini ileri sürdüğü 1.005.000.000.000 TL’nin karşılığını,haberi olmaksızın adına Sümerbank A.Ş.den kredi temin etmek suretiyle fazlasıyla geri aldığını,ayrıca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun bankaya 21.12.1999 tarihinde el koyması üzerine davalı H.. G..’nun edimlerini yerine getirmediği gibi, taşınmazların kayıtlarına yeni takyidatlar konulmasına sebebiyet verdiğini ileri sürüp; taraf muvazaası, müzayaka-gabin ve inançlı işlem iddiasıyla tapu kaydının iptal edilerek 32 ve 57 parsel sayılı taşınmazların takyidatlardan arındırılmış olarak davacı A.. Ş.. adına tescili için dava açıldığı görülmektedir.
Yargılamanın iadesine konu davada yapılan yargılama sonucunda mahkemece davanın gabin, inançlı işlem ve taraf muvazaası hukuksal nedenlerine dayandığı, gabin iddiasında 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu; taraf muvazaası iddiasının davacı ile B.. A.. arasındaki işlemin ve H.. G..’na devre ilişkin işlemin yazılı delille kanıtlanamadığı; inançlı işlem iddiası yönünden ise varlığının miktarı itibariyle yazılı delil ile ispatı mümkün olduğundan B.. A.. ve davacı arasında bu yönde herhangi bir anlaşmanın varlığının kanıtlanamaması, H.. G.. ve davacı arasındaki işlemde ise protokolde taşınmazların mülkiyetinin davacıya iade borcunun bulunmaması ve ayrıca B.. A.. ile H.. G.. arasında 01/09/1998 tarihinde düzenlenmiş protokolün de satış tarihinden sonraki tarih olup inançlı işlem kapsamında kalmaması ve inançlı işlem olduğu ileri sürülen işlemin iptali talebiyle herhangi bir işlem yapılmadığından geçerli bulunup tarafları bağlaması gerekçelerine dayalı olarak dava reddedilmiştir.

Davanın reddine dair kararın temyizi üzerine Özel Dairece, çekişmenin 29.05.1998 tarihinde satış yolu ile davalı B.. A..’a temlikinin inançlı işleme dayalı olduğuna dair 5.2.1947 tarih, 20/6 sayılı YİBK’da öngörüldüğü anlamda bir belge ibraz edilemediğinin anlaşıldığına; temliki işlem tarihinden sonrasında düzenlenen bir belge ya da delilin İBK anlamında mülkiyetin nakline dayanak olarak kabulüne olanak bulunmadığına göre; davacı ve davalı H.. G.. vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmediğinden hükmün onanmasına 15.2.2006 tarihinde karar verilmiş, karar düzeltme isteminin de reddi ile hüküm 12/06/2006 tarihinde kesinleşmiştir.

İstanbul 8.Ağır Ceza Mahkemesinin 01.06.2005 tarih, 2004/55 E., 2005/40 K. sayılı ceza dosyası incelendiğinde; müdahil tüzelkişiler T.. T..(Sümerbank A.Ş.) ve BDDK, müdahil gerçek kişiler; Rafet Öztürk vs 76 kişi, müştekiler; V.. A..vs 177 kişi; sanıkları; H.. G.., M..N.. G.., N..G.., A.. Ş.. ve diğerleri olmak üzere 52 kişi hakkında, 1997-27.10.2000 tarihleri arasında, cürüm işlemek için çete oluşturmak, oluşturulan çeteye üye olmak, nitelikli dolandırıcılık, 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 22/3.md.sine muhalefet suretiyle zimmet suçlarından dava açıldığı, en son Yargıtay 7.Ceza Dairesi tarafından 16.10.2014 tarih, 2014/10552 E. 2014/16865 K.sayılı ilam ile bozulmakla davanın derdest olduğu anlaşılmıştır.
Davacı M.. İ.. vekili tarafından, yargılamanın iadesi istemine konu edilen ilamın kesinleşmesinden sonra ele geçirilip iflas idaresine sunulan 1.5.1998 tarihli “anlaşma” başlıklı adi yazılı belgenin inançlı işlemin belgesi olduğu iddiası ile yargılamanın yenilenmesi isteminde bulunulmuştur.
Konunun aydınlatılması yönünden öncelikle yargılamanın iadesi kurumunun açıklanmasında yarar bulunmaktadır:
Bilindiği üzere, yargılamanın iadesi yolu, kesin hükme bağlanmış olan bir davaya yeniden bakılamayacağına ilişkin kuralın en önemli istisnasıdır. Buna göre, bazı ağır yargılama yanlışlıklarından dolayı, kesin hükmün tekrar gözden geçirilmesine ve aynı dava hakkında yeni bir hüküm verilmesine istisnai olarak müsaade edilmektedir.

Yargılamanın iadesi sebepleri 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 445.maddesinde tahdidi olarak sayılmıştır. Bu sebeplerin kıyas yolu ile genişletilmesi söz konusu değildir (Baki Kuru- Hukuk Muhakemeleri Usulü-6.Baskı- Cilt 5-sayfa 5156-5164,5171 ).
Yargılamanın iadesi davası üç safhada (aşamada) incelenir;

a)Mahkeme, ilk önce yargılamanın iadesi davasının mesmu (dinlenilebilir) olup olmadığını kendiliğinden (re’sen) araştırır. Mahkeme, burada genel dava şartlarından başka, yargılamanın iadesi davacısının davayı süresi içinde açıp açmadığını, teminat gösterip göstermediğini ve kanunda (HMK m. 375, mülga 1086 s.HUMK m. 445) yazılı bir yargılamanın iadesi sebebine dayanıp dayanmadığını kendiliğinden (re’sen) inceler. Mahkeme, bu şartlardan birinin mevcut olmadığı kanısına varırsa, yargılamanın iadesi davasını (esasa girmeden) mesmu olmadığından dolayı reddeder.

Mahkeme, bu halde, yargılamanın iadesini isteyen tarafı para cezasına mahkum eder.

b)Mahkeme, (birinci aşamada) yargılamanın iadesi davasının mesmu olduğu kanısına varırsa, esasa girerek, ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin doğru (varit) olup olmadığını araştırır.

Mahkeme, tarafların ikrar veya kabulü ile bağlı olmaksızın, ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin varit olup olmadığını re’sen araştırır. Yargılamanın iadesi sebebinin varlığını ispat yükü, davacıya aittir. Bu araştırma sonucunda, mahkeme, ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin doğru (varit) olmadığı kanısına varırsa, yargılamanın iadesi davasını reddeder.

c) Mahkeme, ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin doğru olduğu kanısına varırsa, yargılamanın iadesi talebini kabul ederek, asıl dava hakkında yeni bir karar verir (Baki Kuru, a.g.e, sayfa 5254, 5256, 5257).

Yargılamanın iadesi talebi üzerine mahkeme, ön inceleme yapmak amacıyla tarafları davet edip dinledikten sonra, talebin kanuni süre içerisinde yapılmış olup olmadığını, yargılamanın iadesi yoluyla kaldırılması istenen hükmün kesin olarak verilip verilmediğini ya da kesinleşip kesinleşmediğini, ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin kanunda yazılı sebeplerden olup olmadığını kendiliğinden inceler (6100 sayılı HMK m 379,1). Bu koşullardan biri eksikse, hakim davayı esasa girmeden reddeder (HMK m 379/2). Bu sebeplerin varlığını davacı ispat edemezse dava reddedilir. İnceleme sonunda, dayanılan yargılamanın iadesi sebebi sabit görülürse, yeniden yargılama yapılarak ortaya çıkacak duruma göre verilmiş olan karar onanır veya kısmen yahut tamamen değiştirilir (Baki Kuru- Ramazan Arslan- Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 24.baskı, sayfa 608,609).

Bu itibarla davaya bakan hâkimin yargılamanın yenilenmesi davasında her şeyden önce davanın dinlenilebilirlik (mesmu) koşullarının mevcut olup olmadığını kendiliğinden araştırması gerekir. Bu husus kamu düzenine ilişkin olduğundan, davanın her aşamasında hakim tarafından re’sen gözetilmelidir. Hakimin daha önce bu koşulları denetlemeyi ihmal etmesi davacı lehine kazanılmış hak oluşturmaz.
Davacı yan eldeki davada, HUMK’nun 445.maddesinin 1 ve 7.bentlerine dayalı olarak yargılamanın yenilenmesini istemiştir.
Davacı vekili öncelikle, 1086 sayılı HUMK’nun 445. maddesinin birinci bendinde düzenlenen; “Muhakeme esnasında esbabı mücbireye veya lehine hükmolunan tarafın fiiline binaen elde edilemeyen bir senet veya vesikanın hükmün itasından sonra ele geçirilmiş olması,” nedenine dayanmıştır.

Yeni bir belge veya senedin ele geçirilmiş olmasının yargılamanın iadesi sebebi teşkil edebilmesi için, şu koşulların birlikte bulunması gerekir:

1-Bu senet veya belge davaya bakıldığı sırada mevcut olmalıdır. Hüküm verildikten sonra düzenlenmiş olan bir belgeye dayanılarak yargılamanın iadesi istenemez.

2-Yeni ele geçirilmiş olan belgenin, hükmü etkileyecek (karara müessir) nitelikte olması gerekir. Yani, yargılama sırasında mahkemeye sunulmuş olsaydı, başka bir hüküm verilmesine neden olabilecek bir belge olmalıdır.

3-Bu yeni belgenin hükmün verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması gerekir.

4-Bu yeni senet veya belgenin, yargılama sırasında (hükümden önce) (a) bir mücbir sebepten dolayı, (b) lehine hüküm verilen tarafın fiilinden dolayı elde edilememiş olması gerekir. Maddede belirtilen zorlayıcı nedenden anlaşılması gereken, yargılamanın iadesini isteyen tarafın söz konusu belgeyi dava sırasında elde edememesinin kendi kusuruna dayanmamasıdır. Yargılamanın yenilenmesini isteyen taraf, bu belgenin hükmün kesinleşmesinden önce elde edilememesinde kusurlu olmadığını ispat etmek zorundadır. Elde edilememenin sebebi karşı tarafın veya üçüncü kişinin eylemi olabilir (Baki Kuru- Ramazan Arslan- Ejder Yılmaz, Ders Kitabı, 24.Baskı,sayfa 678,679).
Somut olayda; yargılamanın yenilenmesine dayanak yapılan belgenin, dava dışı S.. A..tarafından 13.07.2006 tarihli dilekçe ekinde müflis A.. Ş.. İflas Masasına sunulduğu ve anılan kişinin dilekçedeki beyanında; “A.. Ş..’in eski yazıhanesinde mali müşavirlik yaptığını, yaklaşık 1 yıl önce dosyalarını tevsik ederken bu evrakın eline geçtiğini ayrıca bu evrakı kendisinin de imzaladığını, eline geçince de iflas idaresine teslim ettiğini, bu belgeyi fotokopi olarak bulduğunu, aslının nerede olduğunu bilmediğini, her evraktan bir fotokopi aldığını, aslının kimde kaldığını bilmediğini” ifade ettiği anlaşılmaktadır.

Yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak sunulan belge incelendiğinde; “anlaşma” başlıklı adi şekilde düzenlenen 01.05.1998 tarihli A.. Ş..-B.. A..-Salim Al da dahil 13 kişinin imzasının bulunduğu; belgenin içeriğinde dava konusu 32 ve 57 parsel sayılı üzerinde okul bulunan iki taşınmazın güvenilir kişi olarak B.. A..’a temlik edileceği, işler düzene girince B.. A..’ın ödediklerini alıp bu iki taşınmazı iade edeceği hususunun düzenlendiği; yargılamanın iadesine konu davanın 03.10.2000 tarihinde açıldığı, 12.06.2006 tarihinde kesinleştiği, bu davada Özel Dairece “..A.. Ş.. tarafından 29.05.1998 tarihinde davalı B.. A..’a satış suretiyle temlikin inançlı işleme dayalı olduğuna dair 5.2.1947 tarih, 20/6 sayılı YİBK’da öngörüldüğü anlamda düzenlenen bir belge ibraz edilemediği…” belirtilerek davanın reddine ilişkin kararın onanıp kesinleşmesi sonrasında, belgenin A.. Ş..’in eski muhasebecisi S..A..tarafından 13.07.2006 tarihinde bürosunda evrakları tasnif sırasında ele geçirildiği belirtilerek ortaya çıkartılması ve İflas İdaresine sunulması üzerine, İflas İdaresi tarafından 21.07.2006 tarihinde eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Yargılamanın iadesine konu edilen davanın ise, 2000 yılında açıldığı, 2006 yılına kadar çeşitli safahatlardan geçerek davanın reddine ilişkin kararın kesinleştiği, yargılamanın hiçbir safhasında, taraflarca düzenlenen “anlaşma” başlıklı belgeden, önemli bir belge olmasına rağmen söz edilmediği görülmektedir.

Öte yandan belgenin ele geçirilememesinde; davalı tarafın kusuru olduğu, mücbir bir sebep bulunduğu ya da müflis A.. Ş..’in kusurunun olmadığı davacı tarafından kanıtlanmış da değildir. Kaldı ki, bu belgenin 13 kişinin imzasını taşıyan ve çok önemli hükümleri içeren bir belge olması nedeniyle gizlenmesinin ve bilinmemesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu da açıktır.

Bu durumda, davacının HUMK’nın 445.maddesinin 1. bendine dayalı olarak yargılamanın yenilenmesini isteyebilmesi olanaklı değildir.
Davacının dayandığı ikinci neden, 1086 sayılı HMUK’nun 445. maddesinin yedinci bendinde açıklanan “Mahkümunleh tarafından hükme müessir diğer bir hile ve hud’anın kullanılmış olması” hükmü olup, davacı tarafından, davalının hükme etkili nasıl bir hile, hud’a kullandığı hususu da usulünce ortaya konulamamış ve kanıtlanamamıştır.

Öyle ise, davacının bu maddelere dayalı olan yargılamanın iadesi isteminin, işin esasına girilmeden reddedilmesi gerekir. Bu durum yargılamanın her safhasında re’sen nazara alınacak hususlardan olup, kamu düzenine ilişkin bulunması nedeniyle usuli kazanılmış hakkın da istisnasını oluşturur.

Hal böyle olunca, mahkemece yargılamanın iadesi istemine ilişkin davanın koşulları oluşmadığından reddine karar verilmelidir.
Hukuk Genel Kurulu görüşmeleri sırasında bir kısım üyeler tarafından mahkemece alınan raporun yeterli olduğu, belgedeki imzanın B.. A.. eli ürünü olduğunun kanıtlandığı, bozma ilamının çoğunluk görüşünde değinildiği şekilde Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliğinin 23/1 maddesinde düzenlendiği üzere Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesince en az yedi uzmanın katılımıyla rapor hazırlanmasının gerekmediği; yerel mahkeme ve Özel Daire arasında dayanılan belgenin yargılamanın iadesi nedeni olarak kabul edilip, işin esasına girildiği, bu nedenle artık davanın mesmu olmadığından reddinin de yerinde olmadığı gerekçeleriyle, yerel mahkeme kararının onanması gerektiği görüşü savunulmuşsa da, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından yukarda açıklanan nedenlerle benimsenmemiştir.

Hukuk Genel Kurulu görüşmeleri sırasında diğer bir kısım üyeler de, mahkemece Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasına ilişkin bozma ilamına uyulması nedeniyle, bozma ilamı gereğinin yapılarak Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliğinin 23/1 maddesinde düzenlendiği üzere Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesince en az yedi uzmanın katılımıyla düzenlenecek raporun alınması gerektiği ve bozma ilamının yerinde olduğu görüşünü savunmuşlarsa da, bu görüş de Kurul çoğunluğunca kabul görmemiştir.

Açıklanan bu değişik gerekçe ile usul ve yasaya aykırı olan direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalı B.. A.. vekili, davalı H.. G.. vekili ile dahili davalı T.. T.. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarda açıklanan değişik gerekçelerle 6217 sayılı Kanun’un 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, 28.01.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY
Dava,yargılamanın iadesi istemine ilişkindir.
Yargılamanın iadesi davası üç aşamada incelenir;
1- Mahkeme önce yargılamanın iadesi davasının mesmu(dinlenebilir)olup olmadığını kendiliğinden(re’sen)araştırır. Mahkeme burada, genel dava şartlarından başka, yargılamanın iadesi davacısının davayı süresi içinde açıp açmadığını, yargılamanın iadesi yoluyla kaldırılması istenen hükmün kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş olup olmadığını ve ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin kanunda yazılı sebeplerden olup olmadığını kendiliğinden(re’sen)inceler. Mahkeme bu şartlardan birinin mevcut olmadığı kanısına varırsa, yargılamanın iadesi davasını (esasa girmeden)mesmu olmadığından dolayı reddeder. Bu aşama ile ilgili 1086 sayılı HUMK’da herhangi bir düzenleme bulunmamakta ise de, uygulamada HUMK’nın 450.maddesinin mevhumu muhalifi dikkate alınarak bu inceleme yapılmaktaydı. Ancak 6100 sayılı HMK’da, ilk aşamada yapılacaklar ile ilgili “Talebin incelenmesi” başlıklı 379.maddede ayrıntılı ve açık bir düzenleme getirilmiştir.
2-Mahkeme (birinci aşamada)yargılamanın iadesi davasının mesmu olduğu kanısına varırsa, esasa girerek ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin doğru olup olmadığını araştırır.
Mahkeme, tarafların ikrar veya kabulü ile bağlı olmaksızın, ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin varit olup olmadığını re’sen araştırır. Yargılamanın iadesi sebebinin varlığını ispat yükü davacı taraftadır. Bu araştırma sonucunda, mahkeme, ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin doğru(varit) olmadığı kanısına varırsa, yargılamanın iadesi davasını reddeder.
3- Mahkeme,ileri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin doğru olduğu kanısına varırsa yargılamanın iadesi davasını kabul ederek asıl dava hakkında yeni bir karar verir.(HMK m.380)(Prof.Dr.Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü İstanbul 2001 6.Baskı Cilt 5,Sayfa 5254)
Somut olayda, davacı M.. İ.. vekili tarafından, 01.05.1998 tarihli “Anlaşma” başlıklı belgenin önceki hükümden sonra ele geçirildiği iddiasıyla HUMK’nın 445/1-7.maddelerine dayalı olarak 21.07.2006 tarihinde açılan yargılamanın iadesi davasında mahkemece, Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi’nin raporuna dayalı olarak davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün davacı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 27.10.2009 tarih ve 8938 E.,10842 K.sayılı ilamıyla, Kartal C.Başsavcılığı’nın hazırlık soruşturması sırasında alınan raporlarda belgedeki imzanın davalı B.. A..’ın eli ürünü olduğu kanaatinin bildirildiği, Adli Tıp Kurumu Yasası’nın 15.maddesinde istisnai de olsa Adli Tıp (Genel) Kurulu’na gidilebileceğinin kabul edildiği,Adli Tıp (Genel)Kurulu’ndan mütalaa istenerek ortaya çıkacak sonuç çerçevesinde karar verilmesi gerektiği belirtilerek oybirliği ile hükmün bozulmasına karar verilmiş, karar düzeltme istemi de oybirliği ile reddedilmiştir.
Mahkemece, bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuarı’ndan alınan rapora dayalı olarak dayanılan belge altındaki imzanın B.. A..’ın eli ürünü olduğunun kabul edildiği gerekçesiyle yargılamanın iadesi isteminin kabulüne, mahkemenin 2004/161 E.,2005/300 K.sayılı ilamının iptaline, dava konusu taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmiştir. Hükmün davalılar vekillerince temyizi üzerine Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 08.05.2012 tarih ve 3 E.,5325 K.sayılı ilamı ile, bozma kararına uyulmuş olmakla orada belirtilen hususların yerine getirilmesi ve o doğrultuda işlem yapılmasının zorunlu hale geldiği, bu hususun usuli kazanılmış hakkın bir sonucu olduğu, mahkemece Adli Tıp Genel Kurulu’ndan rapor alınmayıp, bozma kararına aykırı olarak İstanbul Kriminal Polis Laboratuarı’ndan rapor alınmak suretiyle sonuca gidilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle oybirliği ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Davacı ve davalı Hayyam Gariboğlu vekillerinin karar düzeltme istemi üzerine,Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 27.12.2012 tarih ve 13879 E.,15921 K.sayılı ilamı ile, mahkemece İstanbul Kriminal Polis Laboratuarı Müdürlüğü’nden rapor alınmak suretiyle sonuca gidilmesinin doğru olmadığı, öte yandan sonradan ele geçen belgenin niteliğinin yerel mahkemece yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak kabul edilerek, işin esasının incelendiği, keza işin esası hakkında hüküm kurulduğu, Dairece de bu hususun benimsenerek yine işin esası konusunda bozma kararı oluşturulduğu, bu konuda daire ile yerel mahkeme arasında bir uyuşmazlık bulunmadığına göre anılan hususta yanlar yararına usuli kazanılmış hak doğduğunun kabulünün gerektiği, ne var ki Daire’ce Adli Tıp Genel Kurulu’ndan rapor alınması gerektiğine değinilerek karar bozulmuş ise de, 19.02.2003 tarihinde 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nda 4810 sayılı Kanun ile değişiklik yapıldığı, bu Kanun’a dayalı olarak yürürlüğe giren Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin Adli Tıp Kurulu’nun çalışma usullerine ait genel hükümlerin düzenlendiği 23/1.maddesinin, “ Fizik İhtisas Dairesi Adli Belge İnceleme Şubesi ve Trafik İhtisas Dairesi’nin işleri Adli Tıp Genel Kurulu’nda incelemeye alınmaz. Bu dairelerden birinin raporu ile diğer bir bilirkişi raporu arasında çelişki varsa, Mahkeme veya Cumhuriyet Savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle ihtisas dairesi en az yedi uzmanın katılımıyla rapor hazırlar. Bu rapora daha önceki raporda imzası bulunan uzmanların, ihtisas dairesindeki görevi devam ettiği sürece katılımı zorunludur. İhtisas dairesindeki uzmanların sayısının yediden fazla olduğu durumlarda, bu raporlarda görüş bildirecek uzmanlar her ay ihtisas dairesi başkanı huzurunda çekilecek kur’a ile belirlenir. Fizik İhtisas Dairesi’nin, Adli Belge İnceleme Şubesi dışında kalan şubelerinde de yeterli sayıda uzman olduğu takdirde aynı hükümler geçerlidir. Kararlar oy çokluğu ile alınır. Eşitlik halinde daire başkanının olduğu taraf oyçokluğu sağlamış sayılır.” hükmü karşısında Dairenin bu konuda ”Adli Tıp Genel Kurulu’ndan rapor alınması” şeklindeki bozma kararının maddi hataya dayalı olduğu, yukarıdaki düzenleme gözönünde bulundurulmak suretiyle rapor alınması gerekeceğinin açık olduğu, hal böyle olunca mahkemece yukarıda açıklandığı üzere işlem ifa edilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmasının doğru olmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulüne oyçokluğuyla karar verilmiştir.
Mahkemece, davacı vekilinin Adli Tıp Genel Kurulu aracılığıyla yeni bir bilirkişi incelemesini güven eksikliği nedeniyle kabul etmediği, Adli Tıp Genel Kurulu dışında imza incelemesi yapabilecek herhangi bir kuruma dosyanın gönderilmesini talep ettiği, imza incelemesinin yapıldığı dönemdi Adli Tıp Kurumu ile ile ilgili olarak medyadaki haberler nedeniyle şaibenin artması üzerine davacı vekilinin talebinin yerinde görüldüğü, aynı incelemeyi yapabilecek olan İstanbul Emniyet Müdürlüğü Grafoloji Bölümü’ne gönderildiği, mahkemece bozma ilamına davanın esası ile ilgili olarak raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi gerekliliği karşısında uyulduğu, raporun Adli Tıp Genel Kurulu’ndan alınması şeklindeki bozma nedeninin usuli olarak gösterilen bir yöntem olduğu, davanın esası dikkate alındığında bozma kararına sıkı sıkıya bağlı bir gerekçe olmadığı, mahkemede ilgili resmi kurumun objektif ve tarafsız olarak davranamayacağı olgusu oluştuğundan raporun yine resmi niteliği olan bir kurumdan alındığı, çelişkinin ille de Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu aracılığıyla giderilmesinin istenmesinin mahkemenin bu yöndeki takdir hakkının kısıtlanması niteliğinde olup T.C.Anayasası’nın 138.maddesi gereğince hakime emir ve talimat niteliğinde olduğu, ayrıca HMK’nın 282 ve 198.maddelerine de aykırılık teşkil etmekte olup , hakimin delilleri serbestçe değerlendirmesini de engeller nitelikte olduğu, Yargıtay 1.Hukuk Dairesi tarafından karar düzeltme sonucunda açıklanan gerekçede bozma kararının maddi hataya dayandığının açık bir şekilde belirtildiği, maddi hataya dayanan bozma kararına uyulması ile usuli kazanılmış hakkın doğmayacağının yasa gereği olduğu, Adli Tıp Genel Kurulu’ndan bu şekilde rapor alınmasının fiilen imkânsız olduğu gibi karar düzeltme gerekçesinde açıklandığı üzere yasal da olmadığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmesine, davacının yargılamanın iadesi isteminin kabulüne, mahkemenin 2004/161 E.,2005/300 K.sayılı ilamının iptaline, dava konusu taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmiştir.
Somut olayda yargılamanın iadesi istemine konu 2004/161 E.,2005/300 K.sayılı kararın temyiz ve karar düzeltme aşamalarından geçerek 12.06.2006 tarihinde kesinleşmesinden sonra, davacı M.. İ.. vekilince, 01.05.2005 tarihli inançlı işleme ilişkin belgenin ele geçirildiği belirtilerek HUMK’nın 445/1-7.maddelerine dayalı olarak yargılamanın iadesi isteminde bulunulmuştur. Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 08.05.2012 tarih ve 3 E.,5325 K.sayılı ilamında da belirtildiği üzere, mahkemece yargılamanın iadesi davasının yukarıda özetlenen inceleme aşamalarına uygun olarak mesmu(dinlenebilir)olup olmadığı incelenmiş, ele geçtiği ileri sürülen belgenin niteliğinin HUMK’nın 445/1-7(HMK m 375/1-ç ve h)maddelerinde sayılan sebeplerden olduğu kabul edilerek ikinci aşamaya, yani ileri sürülen sebebin doğru olup olmadığının incelenmesine geçilmiş, esasa ilişkin gerekçelerle hüküm kurulmuştur. Yine Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nce de, re’sen incelenmesi gereken ileri sürülen sebebin kanunda yazılı sebeplerden olup olmadığı yolundaki ön inceleme yapılıp, belgenin kanunda yazılı sebeplere uygun olduğu kabul edilerek esasa ilişkin gerekçelerle hüküm bozulmuştur. Yargılamanın iadesi sebebi olarak ileri sürülen sebebin kanunda yazılı sebeplerden olduğu hususunda usuli kazanılmış hak oluşmuş olup, yerel mahkeme ile Yüksek Yargıtay 1.Hukuk Dairesi arasındaki uyuşmazlık, ikinci aşamadan, yani bir başka deyişle ileri sürülen sebebin doğru olup olmadığı hususunda yapılması gereken incelemenin yönteminden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple, sayın çoğunluğun, Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 27.12.2012 tarih ve 13879 E,15921 K. sayılı kararında ayrık görüş bildiren sayın üyelerin görüşü gibi, yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak dayanılan belgenin HUMK’nın 447/1-7.maddesinde sayılan sebeplerden birine uygun olmadığı, davanın mesmu olmadığından reddi gerektiği yolundaki görüşüne katılmıyorum.
Mahkemece Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin Adli Tıp Genel Kurulu’ndan mütalaa alınması gerektiğine işaret eden 27.10.2009 tarih ve 8938 E,10842 K.sayılı bozma ilamına uyulmayıp araştırma yöntemi açısından şimdiki gibi direnme kararı verilmemiş, bozma ilamına uyulmakla taraflar yararına usuli kazanılmış hak oluşmuştur. Mahkemenin, uyulmasına karar verilen bozma ilamında belirtilen yöntemle araştırma yapması gerekmekte olup, bu hususun Anayasa’nın 138.maddesindeki hakime emir ve talimat verme yasağı ile herhangi bir ilgisi bulunmadığı gibi, HMK’nın 282 ve 198.maddelerindeki hakimin delilleri serbestçe değerlendireceği yolundaki ilkelere aykırılık teşkil ettiğinden de sözedilemez. Mahkemece,Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 27.12.2012 tarih ve 13879 E,15921 K.sayılı bozma ilamında açıklandığı gibi, Adli Tıp Kurumu’ndan,Adli Tıp Kurulu Kanunu’ndaki değişiklik ve Yönetmeliğin 23/1.maddesindeki yöntemle 01.05.1998 tarihli belgedeki B.. A..’ın imzası ile ilgili inceleme yapılmasını isteyip rapor alınması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, somut dayanakları açıklanmaksızın, hukuki nitelik taşımayan,”davacının güven eksikliği sebebiyle Adli Tıp Kurumu’nda rapor alınmasını istemediği, imza incelemesinin yapılacağı dönemde medyadaki haberler nedeniyle anılan kurum ile ilgili şaibenin artması üzerine davacının talebinin uygun görüldüğü” yolundaki gerekçeyle, bozma ilamı bölünerek inceleme yöntemi ile ilgili kısmının bozma kararına sıkı sıkıya bağlı olmadığı belirtilerek direnme kararı verilmesinin doğru olmadığı düşüncesiyle yerel mahkeme kararının bozulması gerektiği görüşündeyim.